Türkiye tarihinin en riskli döneminde

"Türkiye Cumhuriyetinin önündeki en temel risk faktörü insanını kendinden uzaklaştırması ve soğutmasıdır. Bu kaybolursa her şey kaybedilir."
Türkiye tarihinin en riskli döneminde

Türkiye jeopolitik konumu ve siyasi nitelikleri nedeniyle hiçbir zaman risklerden arınmış bir dönem yaşamadı. Kimi dönem ekonomik, kimi dönem iç riskler ağırlık bastı. Dış politikadaki riskler de zaman zaman ön plana çıktı.

Fakat bugün kritik fark şu; ekonomik, dış politika ve siyasi riskler birbiriyle iç içe geçmiş ve bağdaşık olarak aynı dönem ve yüksek şiddette ülkeyi tehdit ediyor.

Mevcut durumu yakın siyasi tarihimizdeki dönemlerle karşılaştırıp, bunun üstüne bir de 21.yüzyıl teknoloji ve küreselleşmesinin yarattığı hızlı ve karmaşık konjonktürde olduğumuzun bilinciyle Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en riskli ve kritik dönemini yaşıyor iddiası yanlış olmaz. Peki burada sorumluluk kime ait?

2002 yılından itibaren tam 12 yıldır ülkeyi yönetmesine rağmen iktidar cenahının her risk-olumsuzluk eleştirisine karşı tekrarladığı ifade şu: “Eskiden de yok mu?” Eskiden de toplumsal kutuplaşma yok muydu? Eskiden de ekonomik sıkıntılar yok muydu? Eskiden de dış politika ve güvenlik sorunları yok muydu?

Belki yeni iktidara gelmiş bir kadro bu argümanı kullanabilir ama 12 senedir iktidarda olan bir partinin bir noktada bu söylemden vazgeçmesi gerekir. Eskiden de problemlerin var olması bugün olmasını meşrulaştırmaz.

Bütün bu problemler dönem dönem vardı ama ekonomi, dış politika ve siyasetin hepsi birden eşgüdümlü olarak bu kadar kötü ve sorumsuz yönetilmiyordu.
Maalesef mesele sadece kötü yönetim ve beceriksizlik de değil. Taammüden kişisel geleceklerini korumak adına ülkenin buhrana girmesine göz yummak beceriksizlikten çok daha fena. Çünkü bu tercihte geriye adım atmak söz konusu değil.

Ekonomik Riskler
Ekonomi ile başlayalım. Bugün ülke ekonomisi oldukça kırılgan bir zeminde ve sürdürülebilir değil. Büyümenin yavaşlaması, enflasyonun artması, enerji bağımlılığının tetiklediği cari açık, kısa dönemli dış kaynaklara bağımlılık, Merkez Bankası’nın rezervlerinin düşüklüğü, üretim niteliğinin halen ithal girdilere bağımlı alt ve orta seviye teknolojik ürünlerden oluşması, gelir adaletsizliği ve yoksulluk güvenliği tehdit ediyor.

Ülke 2010 ve 2011 yıllarında yüksek hızda büyürken bile bu büyümenin ihracat/inovatif/katma değeri yüksek üretim odaklı bir büyüme olmadığı, tüketim ve kredi artışıyla orantılı olduğu çok aleni olmasına rağmen, hem Türkiye hem de küresel finans medyasında birçok analist bu gerçeği farklı saiklerle görmezden geldi ve bu “kozmetik performansın” gerçek olduğu yönünde yanıltıcı bir algı yarattı.

Yaratılan bu yanlış algı da siyasi iktidar tarafından pragmatik bir şekilde siyasal zeminde kullanıldı, yapısal sorunların ötelenmesine neden oldu.

Fakat artık her şey gözle görülür, somut bir hale büründü. Büyüme oranı %7 `den %3 seviyesine indi. Bütün projeksiyonlara göre yakın gelecekte de ülke için yeterli olmayan bu vasat seviyelerde büyüyeceğiz. Enflasyon %9.4, “iki haneli rakam” tehlikeli sularına iyice yaklaştı. Türkiye dış yatırıma en ihtiyaç duyduğu 2014`te Dünya Bankasının “İş Yapma Endeksi” ve Küresel Ekonomi Forumunun “Küresel Rekabet Endeksinde” geriledi.

Ülkede bu ekonomik dengesizlik oluşurken küresel ekonomideki iklim de Türkiye için tehlikeli hale geliyor. Parasal genişleme programını sona erdiren ABD Merkez Bankası (FED) yakın zamanda faizleri artıracak. Cari açığımızı finanse edecek kaynakları kolaylıkla bulamayacağız. Döviz kurları üzerinde baskı oluşacak. Daha fazla ihracat yapmamız gerekecek. Yakın gelecekte daha fazla ihracat yapmamız için de daha fazla teknoloji ve yüksek katma-değer üretmemiz gerekecek.

Dış Politika
Akademik kibirden beslenen, “en iyi ben bilirimci”, pratik ve gerçekçi bakış açısından uzak dış politika yüzünden kendimizi Orta Doğu`daki mezhep çatışmalarının tam ortasında bulduk. Kuruluş dış politika prensibi “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” olan Türkiye, tüm Dünya tarafından çözüm değil, sorun üreten bir aktör olarak algılanmaya başlandı. Yaraların iltihaplanmasında payı olduğu sorunlardan da en çok kendi vatandaşı etkilendi.

Türk şoförler, diplomatlar, pilotlar, Türkiye Cumhuriyetinin pasaportunu taşıyan herkes ülkenin dış politikası yüzünden hedef haline geldi. Güney sınırında ülke sanayileşmesinin, lokomotifi olan şehirlerinin birkaç kilometre uzağında son yılların en vahşi terör örgütüyle sınır komşusu oldu.

Ekonomik sıkıntıların üzerine bir de göçmen yükü bindi. Ülke için daha utanç verici bir durum yaşandı; Batı tarafından vahşi terör örgütünü destekliyorsunuz ithamıyla karşı karşıya kaldı. Bir dış politika krizi nasıl kötü yönetilir ve bu krizden iç siyasi kaos nasıl yaratılır konusunda siyaset bilimi literatüründe okutulabilecek bir örnek vaka yarattı.

Batıdan uzaklaştık. Dünyada izole olduk, buna “değerli yalnızlık” zırvası adında bir kılıf bulundu. Avrupa Birliği hayali tam anlamıyla “hayal” oldu. AB yılı ilan edilen 2014 AB`den en çok uzaklaştığımız sene olarak tarihte yerini aldı.

Orta Doğu`yu kan gölüne çeviren Bush Hükümeti döneminde Erdoğan`ın arasından su sızmadığı ABD Hükümetiyle, Obama gibi temkinli ve diyaloğa açık bir liderin döneminde işbirliği ve güvene dayalı bir ilişki kuramadık. Washington tarafından bölgede “sorunları beraber çözebilecek” değil, “çözümün önünde engel olmaması için tahammül ve idare edilmesi gereken” bir bölgesel oyuncu olarak görüldük.

Bugün beceriksiz ve bencil idarecilerin tasarlayıp uyguladığı dış politika yüzünden dinci ve etnik terörizm tehdidiyle, topyekûn savaş riskiyle karşı karşıya geldik. Ne 1990`larda PKK`ya karşı verilen mücadele döneminde, ne 1970`lerde Kıbrıs Harekatı sonrasında yaşanan izolasyonda, ne de 2000`li yılların başında yaşadığımız ekonomik krizde varoluşumuz bu denli tehdit altındaydı.

Siyasal Güvensizlik
Bugün devlete ve siyaset kurumuna güven azalmış durumda. İçerideki siyasal riskler de en az ekonomi ve dış politika kadar vahim. Toplumsal gerginlik ve kutuplaşmanın yaratabileceği kaosa yeni tanık olduk. Son iki yılda onlarca insan iktidarı sokaklarda protesto ederken can verdi. Sünni-Alevi, Kürt-Türk, Laik-Muhafazakar ayrımı bu topraklarda hiç bu kadar sivrilmemişti.

Ayrımcı dilin bir toplumun altına yetiştirilmiş dinamit olduğunu unutan iktidar kendinden olmayana sürekli bağırdı, hakaretler savurdu. Hukuk siyasi ve ekonomik saiklerle katledildi. Ülkede derme çatma bir devlet kapitalizmi inşa edildi. Ülke ekonomisinin değil, iktidarın kuvvetlenmesi hedeflendi. Halk yoksullukla boğuşur, emekçiler her gün ekmek derdinde inşaatlarda, madenlerde can verir, ekonomi gerekli teknoloji ve kalkınma atılımını yapamadan yüz milyonlarca dolarlık kamu kaynağı Erdoğan`ın kişisel keyif, hırs ve ihtirasları için heba edildi.

Bağdaşık Riskler
Türkiye ekonomi, dış politika ve siyasette azami seviyede risk faktörleri taşıyor. Ekonomideki risk toplumsal riskleri tetikliyor, dış politika siyasi ve ekonomik riskleri artırıyor. Siyasi risk ekonomiye güveni azaltıyor. 21.yüzyılda her şeyde olduğu gibi bu riskler de birbiriyle bağımlı ve iç içe. Risk sarkacının dengesi epeydir bozuk. Bu riskler önümüzdeki kısa dönemde indirgenmezse ülke olarak büyük sıkıntılar yaşayabiliriz. Bu iklim sürdürülebilir değil.

Güven en kıymetli değerimiz. Onu da kaybediyoruz! Ekonomik problemler çözülebilir, yeni bir kalkınma modeli kurulur. Dış politikada yeni bir vizyon geliştirilir. Diplomaside ikili ilişkilerde güven sağlanır. Fakat devletine ve hukuka güvenini kaybeden bir vatandaşın güvenini geri getirmek kolay olmaz. Türkiye Cumhuriyetinin önündeki en temel risk faktörü insanını kendinden uzaklaştırması ve soğutmasıdır. Bu kaybolursa her şey kaybedilir.

Bu gidişatı tersine çevirmek için iki olası çözüm var:

Ya iktidar acil bir şekilde hatalarını samimi bir şekilde kabul edip yeni bir siyaset anlayışı geliştirecek ya da 2015 seçimlerinde başka bir iktidar gelip ülkeyi topyekûn bir restorasyona sokacak. Ekonomide yapısal reformları gerçekleştirecek, hukuka olan güveni tekrar sağlayacak, kurumları siyasetten bağımsız olarak güçlendirecek, Kürt meselesinin kalıcı çözümü için samimi adımlar atacak, dış politikada barışçıl ve çözüm odaklı ittifakların içerisinde olacak.

Ekonomik ve siyasal riskleri tetikleyen dış politika faciasının mimarı olmasına rağmen Davutoğlu`nun Başbakanlığı, kişisel üslubu ve akademik arka planı nedeniyle birçoklarını ülkeyi iddia ettikleri gibi bir “restorasyon” sürecine girilebileceği konusunda düşündürmüştü.

Maalesef geçen zaman hayal kırıklığı yarattı. İktidarın hatalarından döneceğini beklemenin beyhude bir bekleyiş olabilir.

2015`te yeni bir iktidar, yeni bir siyaset ve yeni bir kadro Türkiye`nin önündeki yegane çıkış olacaktır.