Ağrı'ya doğusundan bakabilmek

5 bin 137 metreye erişen zirvesiyle bulutları delen Ağrı, Türkiye'nin en yüksek dağıdır.

5 bin 137 metreye erişen zirvesiyle bulutları delen Ağrı, Türkiye’nin en yüksek dağıdır. Çoğumuz için daha ziyade coğrafi bir heybetin tezahürü... Ben iki kez baktım karlı zirvesine Ağrı’nın ve tesadüf o ki, her ikisi de doğudan oldu. Hergün uyanıp, bir zamanlar batıdan da bakabilmiş bir millettin topraklarından... Ancak doğudan görebilirsiniz, güneş batarken batıdan, ‘gölgesiyle’ nasıl kapladığını küçük bir ülkeyi Ağrı’nın, yani Ararat’ın onlarda yarattığı duygu hüzünse eğer, bendeki sarp ve aşılmasının güç oluşudur; iki ülke arasındaki yüksek bir duvar gibiÖ İçimden “Ne zordur tırmanmak kim bilir” diye geçti her bakışımda. Ve düşündüm, “Belki zirvesine tırmanmaktan daha zoru, çok daha sarp olan önyargıları yıkmaktır” diye... Ermeni açılımı, işte böylesi yalçın bir dağa bayrak dikmek misali. Daha doğrusu iki bayrak!
Biraz şairane olduysa eğer, geçen hafta dört gün boyunca katıldığım toplantıların ardından her akşamüstü Ağrı’ya bakmış olmamdandır. 15 yıl sonra ikinci kez ziyaret ettim Ermenistan’ı. O vakitler, sınırdan ‘taş atımlık’ mesafedeyken Soçi üzerinden gidebilmiştik. Bu sefer elbette kapalı olan kara sınırından değil ama Ağrı’nın üzerinden aşıverdik. “Bu da birşeydir” diye düşünmedim değil!
15 yıl önce Sovyetler yeni çökmüştü, Azerilerle yıllar sürecek husumeti tetikleyen bir savaştan çıkmış olmanın derin travması vardı yüzlerde. Sokaklar çoğu orta yaşlı yahut yaşlı insanlarla doluydu. Bugünse ‘gençleşmiş’ geldi Erivan bana. O vakitler de ‘Türk düşmanlığına’ tanıklık etmemiştim, bugün de etmedim. Güneye Nahçıvan’ın dibine kadar inip taş işçiliğinin nadide örneklerini barındıran asırlık manastırları gezdim. Ağrı’ya en yakın, sınıra 500 metre mesafedeki Hor Virap’ta insanı nefessiz bırakan kuyuya indim. Aşağıdaki 5x5 metrelik dehlizde kulakları tırmalıyordu, Türkiye’den işitilen üstenci ‘Vizeyi kaldıralım, bakın bütün Ermenistan boşalır’ sesleriÖ Belki de tehcirden kaçanların buraya sığındıklarını öğrendiğimden.
15 yıl önce günde 4-5 saat elektrik vardı. Bugünse 3.2 milyonluk nüfusun üçte birinin yaşadığı Erivan ışıklı. İran, 1990’larda el uzatmıştı; bugün de yeni enerji anlaşmaları imzalayarak komşusunun hayat damarlarını açık tutuyor. Tatil ve bayramlarda Erivan’a akan İranlı gençlerin sayısı 200-300 binle hesab ediliyor. Elbette Gürcistan önemli bir kapı. Ermenistan’daki işletmelerin çoğu Rusların elinde, lakin Amerikalılar da özellikle diaspora aracılığıyla müdahil. Yoksul Erivan, bu sayede bir parça ‘makyajlanmış’. Değişmez şikayet mevzusu ise oligarklar.
Alman vakfı Friedrich Ebert Stiftung ile Küreselleşme ve Bölgesel İşbirliği Analitik Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Ermenistan-Türkiye Sivil Diplomasi Diyaloğu’ başlıklı workshop’a katıldım Erivan’da. Ermeni gazeteciler, milletvekilleri, STK temsilcileriyle konuşma ve tartışma fırsatı buldum. ‘Soykırım’ tezine değinseler bile asıl ilişkilerin normalleşmesi ve sınırın açılmasına odaklanmışlar. Ve ekimde imzalanan protokollerden hiç umutlu değiller. Bir kere daha idrak ediyorsunuz ki, Türkiye’ye karşı derin bir güvensizlik hakim. Elbette Türkiye’nin protokollerin onayını Dağlık Karabağ’dan çekilmeye bağlamasından... Onlar için Dağlık Karabağ, nüfusunun ezici çoğunluğu Ermeni olan bir toprağın, Sovyetler çökerkenki bağımsızlık sürecinde ‘savunulmasından’ ibaret. 1 milyon Azeri kaçkının yaşadıklarıyla fazla alakadar değiller. Verili uluslar arası hukukun tam manasıyla bir ilkeler bütünü oluşturamadığı ve orasından burasından delindiği bir çağda, misal, Yugoslavya çözülürken ses çıkarılmayan bölünmelerin neden kendileri için de geçerli olamadığını soruyorlar. Azerbaycan’la anlaşabilmek ve Türkiye ile normalleşmenin önünü açabilmek için Dağlık Karabağ’ın dışında Azerilere ait saydıkları yedi reyondan çekilmeleri gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Lakin siyasi hesaplar bir yana buradaki asıl psikolojik faktörü ‘güvenlik’ belirliyor.
Ermenistan yönetimi Dağlık Karabağ meselesini Türkiye’yle konuşmaya yanaşmasa ve normalleşmeden ayrı tutmaya çalışsa dahi aklı başında herkes iki meselenin bağlantısının ayırdında. Eski büyükelçi ve Brusov Üniversitesi’nden Vahan Ter Ghevondian’ın yorumu özellikle manidar. Türkiye’nin Dağlık Karabağ’a müdahil olması gerektiğini hararetle savunuyor Ter Ghevondian. “Fransızlar hep Ermeni yanlısı algılanır. Ruslar ve Amerikalılar da öyle. Fakat Türkiye için kimse aynı şeyi söyleyemez” diyor. Türkiye ile ikili ilişkilerde ise arabulucuları sürece fazla müdahil kılmamak gerektiğini söylüyor. Lakin büyük çoğunluk için Türkiye’nin bölgesinde barış havzası yaratmayı hedefleyen dış politika vizyonu bir mana ifade etmiyor. Güney Kafkasya’da barış ve istikrarın hayalini dahi görmüyorlar. Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun ‘adil hafıza’ kavramını da işitenine rastlamadım. ‘Soykırım’ algısı herşeyi belirliyor. Yine de workshop’a katılan bazı Türk arkadaşlar, konuştukları pek çok Ermeni gencin ‘kurban ulus’ olmaktan bıktıkları görüşünü işitmişler. Yabana atılır gibi değil!
Protokoller onaylanmamış olsa da imzalanması dahi bugünkü reelpolitiği bir biçimde zorladı, tartışılır kıldı. Süreç yürütülebilse amenna. Yine de uzun vadede sivil diplomasiyi, Türkiye’yi anlatmayı içermeyen hiçbir stratejinin normalleşme sürecinde işe yaraması mümkün değil. Zira bu fazlasıyla vicdani hassasiyetlerle alakalı bir mesele. Bu bakımdan geçen hafta Davutoğlu’nun Ermeni diasporasıyla da temas kurma arzusunu dile getirmesi önemli. Zira diaspora diye öcü bellediğimizin, aslında Ermenistan’ın değil, bizim diasporamız olduğunu, Anadolu’an kopup gittiklerini unutmamak lazım. Bütün hesapları verili ‘reelpolitika’nın getirdiği düşmanlıklar üzerinden yapanlara, meseleye salt soğuk stratejik bağlamlardan bakanlara diyecek birşey yok. Sözümüz tarihin ve toplumların durağan olmadığını, tek motor gücün de savaş olmaması gerektiğini düşünenlere. Hem ne demişti Güney Kafkasya’da barış ve istikrar hedefini koyarken, Davutoğlu: “Gerekirse aynı hamleyi 100 kez yaparız.”
Heybetinden çok daha yalçın önyargılar silsilesini aşmaya çalışan küçük bir dağcı grubu var Ağrı’nın eteklerinde. Anlayışsızlık ve önyargılar karşısında sürekli ayakları kayıyor. Tek teselli çok puslu bir zirveyi seçebilenlerin de bulunması.