Batılılar Türkiye ve Brezilya şokunda

Türkiye'nin İran'ın nükleer programı etrafında estirilen fırtınayı dindirmek için Brezilya ile el...

Türkiye’nin İran’ın nükleer programı etrafında estirilen fırtınayı dindirmek için Brezilya ile el ele vererek harcadığı çabaların bir anlaşma ortaya çıkarması dünyada tam manasıyla ‘şok etkisi’ yarattı. Batı basınında dün hangi gazeteyi karıştırsanız şu saptama vardı: ‘İran’ı sert yaptırımlarla cezalandırma planları karmaşıklaştı’. Bazılarında da şu çarpıcı tespit: ‘Türkiye ile Brezilya, kendilerini, Batı ile gelişmekte olan dünya arasında güvensizliği giderme konusunda bağımsız oyuncular olarak konumlandırdı. ABD gibi ülkeler, Brezilya ve Türkiye gibi yükselen güçlerin artık kendilerine usluca itaat etmesini beklememeli’. O halde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın dün aniden çıkıp Rusya ve Çin’i de ikna ettiklerini, yeni yaptırım paketini BM Güvenlik Konseyi gündemine sunacaklarını söylemesini bu açıdan bir meydan okuma olarak algılamak lazım. 

Batı’nın istediği zaten bu değil miydi?
Obama başkan olduğunda açıkladığı ‘engagement’ (iştigal etme) ve uluslararası konsensüs politikalarında samimiyse, İran mühim bir sınav. Allahtan Türkiye ve Brezilya gibi yükselen iki güç, her şeye rağmen Obama’nın bu sınavda ‘çakmaması’ için çalışıyor! Çin ve Rusya ABD ile başka pazarlıklardan ötürü hafif yaptırımlara göz kırpmış olsa da enerji ve bankacılık gibi sektörlerde sıkı yaptırımlara yanaştıkları yok. Yine de şunu açıkça söylemeli; her halükârda İran’a yeni yaptırımlar, çatışma ortamına doğru yeni bir adım anlamına gelecektir. Türkiye’nin önüne geçmeye çalıştığı şey de bu zaten. Nitekim Davutoğlu herkes tam da ‘nasılsa bunlar uzlaşmaz’ derken İran’ı yüzde 3.5 oranında (düşük oranda zenginleştirilmiş-low enrichment LEU) uranyumunu Türkiye’ye emaneti kabul ettirmeyi başardı. Bu aslında temelde taraflar arasında ‘güven tesisi’ amaçlıyor. Yani İranlıların ‘1200 kilo LEU’yu topraklarından çıkarmayı kabul etmesi, bunu bir seferde yapması, bir yıla uzanan süreçte yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş (nükleer yakıt) halde geri alması’. Bütün bunlar Tahran’daki tıbbi reaktörde ilaç üretiminde kullanılmak üzere takas edilecek. 

Kim şüpheli, kime göre, neye göre?
Hal böyleyken kalkıp birileri, ‘Nasıl yani, bir tek Tahran’daki tesis mi’ yahut ‘İran uranyum zenginleştirmeye devam mı edecek’ diye soruyor. İyi de UAEK’nın hazırladığı Batı önerisi zaten buydu. Lakin İran’ın NPT imzacısı olarak UAEK kurallarına uyduğu takdirde yüzde 20 oranında uranyum zenginleştirmeye hakkı varken, bunu görmezden gelen aynı Batı. Zira birilerinin çıkıp, ‘İran güvenilmez’ diyor. Peki niye, neye göre, kime göre? İran kime saldırdı? Yoksa mesele rejim meselesi mi? NPT’nin kalkınmakta olan ülkelerin barışçı nükleer teknoloji hakkını sınırlamak için kullanılan bir siyasi/teknik silah haline getirilmesi mi? Kimin şüpheli, kimin barışçı olacağına kim karar verecek?
O halde İran’la anlaşma şu ya da bu sebepten yürüsün ya da yürümesin, Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun dün bir grup gazeteciyle sohbet toplantısında ortaya koyduğu şu tespitleri üzerinde düşünmek elzem:
“* Nükleer teknoloji sadece benimdir, bu teknolojiyi salt bir ülke grubu kullanabilir diyemezsiniz. Herhangi bir ülkeyi mutlak şüpheli ilan edip haklarından mahrum göremezsiniz. O zaman uluslararası hukuk olmaz.
* Yaptırımlara ilkesel olarak karşıyız. Bugün İran’la ticaret hacmimiz 10 milyar dolar. Hiç yaptırım olmasa 30-40 milyar dolar olur. Halihazırdaki yaptırımlar yüzünden zaten alternatif maliyet ödüyoruz. 
* Komşuma yaptırım gündeme geldiyse, seyirci kalmam. İran’ın 10 yıl sonra doğuracağı muhtemel tehdit beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, şu anda dünyanın 16. büyük ekonomisi olan Türkiye’nin 10. sıraya gelmesidir. 
* 10 yılda 2 trilyon dolar milli gelir hedefi olan Türkiye’nin enerjiye, çevreye zarar vermeyecek temiz enerjiye ihtiyacı var. Nükleer yakıtı salt bir grup ülke üretecek denilirse o zaman yeni OPEC olur. OPEC anlaşılır, zira onlaırn enerjisi kendi topraklarında. Ama burada söz konusu olan teknoloji. Teknolojisinin silah haline gelmesi, en çok da bizim gibi kalkınmakta olan ülkeleri vurur.
* İran veya bölgeden hangi ülke olursa olsun, bizim için üçüncü konu değildir. Bölgesel, küresel barış için çalışırız ama asıl önemli olan ulusal çıkarlarımızdır. Ben Van’daki ticareti düşünüyorum, Orta Asya ile kara bağlantısının sürmesini düşünüyorum, kışın doğalgaz sıkıntısı çekilmesinden kaygılanıyorum. Ben kendi ülkemin çıkarlarını düşünürüm. Kimseye ezelden borçlu değiliz.”