Blair mi Bush'un yoksa Bush mu Blair'in finosu?

Baştan beri Tony Blair'e 'Bush'un finosu' lakabı takılmasına şaşar dururdum zaten.

Baştan beri Tony Blair’e ‘Bush’un finosu’ lakabı takılmasına şaşar dururdum zaten. Zira Blair gibi zeki, iyi eğitimli, İngiliz ‘solu’nun tedrisatından geçmiş birisini, entelektüel zekâsı ve yetenekleri herkesin malumu George W. Bush’un ‘finosu’ olarak tahayyül etmek zordu. Olsa olsa ‘Bush, Blair’e finoluk’ yapabilirdi. Hattızatında sizce hangisi daha tehlikelidir? “Ben aslında kasabayı koruyorum” diyerek sağa sola ateş açan Vahşi Batı kovboyu mu? Yoksa o kovboyun tetik çekmesinin meşruiyet taşlarını döşeyip, eylemini entellektüel olarak allayıp pullayan mı?
Tony Blair, Bushlu yılları unutma çabasındaki insanların gündemine geçen hafta bir kez daha giriverdi. Her nedense 2003’teki Irak savaşının üzerinden yıllar geçtikten sonra ‘ülkenin savaşa sokulmasının arka planı ile ahlaki zemini aydınlatmaya’ karar veren Chilot Komisyonu’na ifade verdi eski Britanya Başbakanı. Bush giderayak uyduruluvermiş traji-komik bir makam yaratılmıştı onun için: Ortadoğu Dörtlüsü’nün özellikle Filistinlilerden mesul barış elçisi! Sağda solda dakikasi 2 bin sterline konuşmalar yapıp cebini doldururken, malumunuz Filistinlilerin ahval-i şeraitiyle de ‘yakından alakadardır’ kendileri...
Velhasıl geçen cuma komisyona ifade verirkenki tavrıyla bana bir kez daha asla ‘fino’ olamayacağını ispatladı. Dini bütün bir Katolik olmanın tezahürü müdür nedir, nasıl da soğukkanlı, nasıl da kendinden emindi. Nasıl da ‘yüksek insanlık idealleri’ uğruna çabalayan inançlı bir şahsiyetti! Düşünsenize orada Blair değil Bush olsaydı, muhtemelen güldürürdü bizi. Muhakkak bir açık verirdi, dili sürçerdi, kim bilir ne gaflar yapardı! Hani ‘propaganda canavarı’ Blair’i görünce neredeyse Bush’u sevesim gelecek!
Peki neler dedi, inançlı Katolik lider? “11 Eylül’e dek, bir tehlike olduğunu düşünüyorduk ama kontrol edebileceğimiz kanısındaydık. 11 Eylül’den sonra risk hesapları değişti. Dini fanatizmden esinlenenler 3 binden fazla kişiyi öldürdü, daha fazlasını da yapacaklardı. Bu andan itibaren İran, Libya, Kuzey Kore, Irak... Tüm bu rejimlerin varlığına son verilmeliydi. Ana düşüncem ‘11 Eylül sonrası eğer kitle imha silahlarına sahip bir devletseniz durmak zorundasınız’ yönünde çok güçlü, açık mesaj vermekti. Saddam yaptırımlardan kurtulsaydı kitle imha silahları programını sürdürecekti.”
Görüyorsunuz işte büyük ‘risk hesapçısı’ Blair’i. Ona göre ‘hilekârlık’ yahut ‘yalan’ yok, ‘değerlendirme’ ve ‘karar’ var. Yoksa bilmiyor musunuz, istila edilen Irak’ta Saddam’ın kitle imha silahlarının bulunduğunu! Hani Blair ‘dumanı tüten silah’ deyip duruyordu ya... Sonra Saddam’ın Irak’ını Kaide’ye bağlayan yalan istihbarat var ya hani. E onlar da hakikatmiş de haberimiz yokmuş!
Sonra Bush’a Teksas’taki çiftiğinde verdiği vaatlere pek güzel açıklık getirdi: “Tek taahhüdüm Saddam’ın halledilmesiydi, ama yöntemin ucu açıktı.. Bence Saddam bir canavardı. Sadece bölgeyi değil, tüm dünyayı tehdit ediyordu. Korkunç bir rejim vardı. Bu rejim değiştirme anlamına geliyorsa, öyle olsun. Pek çok rejimin sonunun geldiğini görmek isterim, ama hepsini ortadan kaldırmak söz konusu değil.”
Haberiniz yok ama ‘ulus devlet’ filan kalmadı! Herkese adalet dağıtmaya çalışan alicenaplığı bir türlü anlaşılamayan bir gizli dünya imparatorluğu yönetiyor bizleri. Biz bilmiyoruz, ama Blair biliyor. Hem AB kendisine başkan olarak münasip görmemiş olabilir Blair’i lakin dünya çapında sandık kuruversiniz, içinden kim çıkacak sanıyorsunuz!
Üstelik Irak savaşındaki haklılığında ısrar ederken, girişilecek yeni savaşların temellerini atma çabasını ihmal etmedi ifadesinde Blair. Müthiş ‘risk değerlendirmesiyle’ İran’ın nükleer programıyla nasıl da büyük bir tehdit olduğunu anlatıverdi: “Bugün bu tehditle yüz yüzeyiz. Ortadoğu’daki istikrarsızlığın büyük bölümü İran kaynaklı. İran’ın nükleer silah kapasitesi ile terörist örgütler arasındaki bağ, bunları tehlikeli yapan bileşim.” Yahu, ‘Irak’ta da aynısını demişti. Ama ama tarihi tekerrür..’ filan demeyin, siz Blair’i dinleyin, o biliyor!
Bir de Blair’den yüz binlerce insanın ölümünün müsebbibi olduğu için nedamet getirmesini istiyor, onu ‘savaş suçuyla’ yargılamak gerektiğini söylüyorlar! El insaf yani, Blair olmasa, konuşmasa, yalan nedir, manipülasyon nedir, nasıl ayırt edeceğiz?!