Erivan'ın şerhlerine 'Hodri meydan' denmeli

Ermenistan Anayasa Mahkemesi'nin Türkiye ile Ermenistan'ın ilişkileri normalleştirme yönünde 10 Ekim 2009'da...

Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye ile Ermenistan’ın ilişkileri normalleştirme yönünde 10 Ekim 2009’da imzaladığı iki protokolü onaylarken, şerh düşme ihtiyacı hissetmesi haddinden fazla manidar. Mahkemenin gerekçeli kararında koyduğu şerhler, protokollerin ‘lafzına ve ruhuna aykırı önkoşul ve kısıtlayıcı hükümler’ barındırıyor. Neden? Zira protokoller Ermenistan’ın halihazırdaki  ‘lafzına ve ruhuna’ uymuyor da ondan.
İzah edelim... İşe iki halk arasında 100 yıllık husumeti gömmek amacıyla hazırlanan protokolleri doğru okumakla başlamalı. Adeta Kafkasya’nın bünyesini değiştirip ‘hastalıkları iyileştirecek’ bir ‘barış reçetesi’ niteliğindeki protokoller, sorunları çözmek üzere diyalog yoluna çıkmak anlamına geliyor. Bu yolun sonunda ‘normalleşme’ var. Yani metin ‘iki tarafın halihazırdaki tezlerinin çarpıştırılmasını’ aşıyor. Metinde ‘tabu’ addedilen meselelere alenen girilmemesi bundan. Amaç ‘soykırım‘ gibi iki taraf için de hassas bir meselenin bile zamanla tartışılacağı bir iklim yaratmak. Yani kapılar açılır, protokollerle kurulacak komite, komisyon ve alt komisyonlar diyalog ve işbirliği altyapısını tesis edebilirse, normalleşme hasıl olacak. Zaten  ‘soykırımı’ oturup konuşabilecek olsaydık, protokollere ne hacetti?
Elbette protokoller uğruna kimin nelerden vazgeçtiğini karşılaştırınca, ortaya Erivan için çok daha zorlu, hatta ‘varoluşsal’ meseleler çıkıyor. Neler mi? İlki, bir tarih altkomisyonu kurulmasının öngörülmesi. Yani Erivan’ın ‘soykırım’ iddiasını tarihinde ilk kez tartışmaya açmayı kabullenmesi. İkincisi, protokollerde geçen ‘toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı ilkesine saygı’ ile ‘mevcut sınırın uluslararası hukuk uyarınca karşılıklı tanındığının’ beyanı. Yani imaen sınırı çizen 1921 tarihli Kars Anlaşması’nın tanınması. Böylece Ermenistan’da zaten hayal olan toprak talebinin önünün kesilmesi.
Buna karşılık Türkiye’nin tek zorluğu, 1993’te Dağlık Karabağ işgali üzerine Azerbaycan’la dayanışma için kapatılan sınırın açılması. İşgal sürdüğü için Bakü’yü küstürme ve bu yüzden iç politikada gol yeme riskinin alınması. Bu riskin ehemmiyetini küçümsememeliyiz, ancak ‘varoluşsal’ olmadığı da açık.
İmzalanmasından bir hafta sonra protokolleri aynen meclise sevk eden Türkiye için mesele, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘Karabağ’da çözüm sürecine girilmeden sınırın açılmayacağını’ söylemesinde düğümleniyor. Yani ortada ‘şifaen’ ve ‘konjonktürel’ bir tavır var. Hal böyleyken, Dağlık Karabağ’da zaten adım atması icap eden Ermenistan, iç hukuku icabı protokolleri önce Anayasa Mahkemesi’ne onaylatırken, protokollerde kaçınılan unsurları hukuken kayda geçirtiyor.
Ne diyor mahkeme protokollerin anayasaya uygunluğunu karara bağlarken? ‘Protokollerdeki hükümler, Ermenistan’daki mevzuat ve uygulamaları ya da devletlerarası ilişkilerde Bağımsızlık Deklarasyonu’nun 11. maddesi ile anayasanın başlangıç kısmındaki hükümlerle çelişecek şekilde yorumlanamaz ve uygulanamaz.’ 11. madde ‘soykırımın uluslararası arenada tanınması görevi’ veriyor. Eh, o vakit tarih komisyonunun altı oyulmuş olunuyor. İkincisi, ‘uluslararası anlaşmaların ancak uluslararası hukuka göre geçerliliği varsa, Erivan üzerinde hukuki gücü olabileceği’ hükmü. Ermenistan Cumhuriyeti 1990’da kurulmuşken, Anayasa Mahkemesi Sovyet döneminde imzalanmış 1921 Kars Anlaşması’nın olur da uluslararası hukuka göre geçersizliğine hükmediverirse, anlaşmanın Erivan için hukuksal gücü olamayacak. Protokollerdeki ‘sınırların tanınması’ ilkesi ancak 1990 sonrası sınırlar için esas alınabilecek! Üçüncüsü ‘Karabağ sorununda Ermenistan’ın yükümlülük altına giremeyeceğinin’ belirtilmesi. Yani Türkiye’nin şifaen mevzu ettiğini Erivan kendi açısından kayda geçirtiyor.
Neden? Zira sadece Taşnaklar değil, muhalefette yer alan eski devlet başkanı Levon Ter Petrosyan’ın partisi Ermeni Ulusal Kongresi ve liberal Zharangutyun (Miras) partisi bile protokollerin şerhlerle dahi onayına karşı. Sarkisyan’ın ortalığı teskine ihtiyacı var. Erivan’ın kendisi açısından yenilir yutulur olmayan, anayasasıydı, bağımsızlık deklarasyonuydu, artık allah ne verdiyse, tüm ulusal belgeleriyle çelişen bir metni imzaladıktan sonra ince bir vücut çalımıyla yargısına her şeyi tersine çevirtmeye çalışması bundan.
Neticede Ermenistan parlametosu protokollerin ‘lafzına ve ruhuna aykırı’ bu şerhleri dikkate almadan onay verecekse, amenna. Türkiye’nin, Erivan’ın bu ayak oyununu ‘Dağlık Karabağ’da ilerleme yok, iç politikada zorlanırım’ diye bir oyalama vesilesi yapması en başta ortaya koyduğu vizyona ters. Sonra, bu diplomatik bilek güreşinin uluslararası boyutu da var. ABD, 24 Nisan öncesinde protokollere onay istiyor. Rusya da kendi hesabınca pek hevesli. Zira sınır açılırsa hem Moskova’ya bağımlı Ermenistan ekonomisi rahatlayacak, hem de bu işlere kızan Azerbaycan da biraz daha kendisine yanaşacak diye düşünüyor. Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in kısa süre önce protokollerle Dağlık Karabağ’ın ilişkilendirilmemesini istemesi bundan.
Koşullar zorlu. Bir değil, binbir oyunu bozacak manevralar lazım. Bu durumda Ankara’nın en büyük önceliği Güney Kafkasya için barış vizyonunu Bakü’ye iyi anlatabilmek olmalı. Yani 17 yıldır bildik yollardan çözülmemiş, çözüleceğe de benzemeyen Karabağ meselesinde artık başka yollara sapmak gereğini... Barış yolunun sabırla örülecek Azeri-Ermeni-Türk üçlü barışından geçtiğini...
Şimdi en büyük tehlike, ‘protokolleri kim daha sonra imzalayacak’ yarışına girişmek. Bu tümüyle reaktif bir taktik olur ki, ‘sıfır sorun’ vizyonu her şekilde proaktif olmayı gerektiriyor. Metin ortada. Erivan ‘yargı oyununu parlamento oyununa’ çevirip de değişikliğe kalkışırsa, uluslararası hukuk gereği hükmü zaten kalmaz. Türkiye’nin bir an önce ‘lafzına ve ruhuna halel getirmeden’ protokolleri onaylaması lazım. Kafkasya’da barış ve normalleşme yolunun açılması için ‘Hodri meydan’ deme vakti.