Nemanja'nın sinema ve insanlık halleri...

Epik filmlerindeki fantastik anlatımları ve çarpıcı müzik seçimiyle mest...

Epik filmlerindeki fantastik anlatımları ve çarpıcı müzik seçimiyle mest olmuşlarımız çoktur. Eleştirmen değilim, dolayısıyla filmleri için ortalama bir izleyici olarak söyleyebileceğim şahsen hiçbir filmini sevmediğim. Underground’daki (Yeraltı) savaş/acı/tutku/eğlence metaforunda boğulup da memnun kalmayanlardanım anlayacağınız. Sinemada haddinden fazla metafordan hazzetmediğimden belki de... Ama zaten meselemiz sanat değil, insanlık. İnsanlığın halleri...

Ha bire gelip gitmişken...
Emil Kusturitsa’dan, 2005’te Karadağ’da Herzek Novi kenti yakınındaki Savina Manastırı’nda yeni ismiyle vaftiz edilmiş Nemanja’dan söz ediyorum. Geçen hafta Altın Portakal Film Festivali’nin jüri başkanı olarak Türkiye’ye gelişi küçük çaplı bir deprem yaratan ünlü yönetmenden... Doğrusu siyasi kamplaşmamızın göbeğine biraz geç oturtmuşuz zat-ı âlilerini! Kendisi ‘yerli çok olanımız’ Mavi Jeans’e reklam çekmiş, 1980’lerde kurulmuş ‘No Smoking’ isimli punk rock grubuyla 2004’te teşrif etmişti. Daha geçen haziranda AKP’li Bursa Belediyesi çağırmış, gelmiş, ruhumuz duymamış. Bosna’nın pek çok kaliteli yönetmeni orada dururken, CHP’li Antalya Belediyesi, Altın Portakal’a getirtti diye çığlığı basıverdik! Ne diyelim, matbuat olarak bihaberlik, toplum olarak şuursuzluk düzeyimizin tezahürü... Ama derdim kamplaşmanın orasından burasından çekiştirmek değil. Nemanja vesilesiyle ‘unutulanları’, ‘unutulmak istenenleri’ anımsamak...
Kimi Bosna’daki mezalimi anımsayıp bir sanatçı olarak takındığı tavrı lanetliyor haklı olarak. Kimi de “Altın Aslanlar, Altın Palmiyeler, Gümüş Ayılar almış, Fellini’nin tahtının varisi görülmüş bir adam. Sanatçı yanına bakarım, siyasi yönü beni ilgilendirmez” diyor. Kendisi ise NTV’de “Sözlerim çarpıtıldı” buyurdu. Doğrusu iki kez ödül topladığı Cannes’a festival jüri başkanı olarak dönmesi vesilesiyle The Guardian’a verdiği 4 Mart 2005 tarihli söyleşi ile New York Times’taki 8 Mayıs 2005 tarihli söyleşileriyle diğer beyanatlarına baktığımda ‘çarpıtılan’ pek bir şey olmadığı kanaatine vardım. Emir’in Nemanja olma yolu, vicdanının, açıkça Sırp milliyetçiliğine yakın duran ideolojisinin altında ezildiğini gösteriyor. 

Nemanja’nın ‘metaforları’...
Amerikalı bir gazeteci Cannes’da kendisine neden Miloseviç’e saldıran bir film yapmadığını sorunca “Hiç metafor diye bir şey duymadın mı?” diye soruya soruyla cevap vermiş. Benim Underground’da anımsadığı son sahnedeki metafor örneğin, Marko’nun kandırdığı Blakly’nin tekerlekli sandalyesinde gökyüzüne bakıp iki kolunu kaldırırken alevler içinde bir haç oluşmasıdır. Ya da ben öyle algılamıştım, Bosna Savaşı’ndan hemen sonrasıydı. “Bunca vahşetin özeti bu mudur? Yırtıcı hayvan misali insanlar ve Hıristiyanlığa dönüş...” diye sormuştum filmi beğenen arkadaşlarıma. ‘Herkesin filmi kendine’ydi nihayetinde...
“Babam ateistti ve kendisini hep Sırp görürdü. Tamam, belki 250 yıldır Müslümandık, fakat ondan önce Ortodokstuk ve aslında derinlerde biz hep Sırptık. Din bunu değiştiremez. Biz sadece Türklere karşı ayakta kalmak için Müslüman olduk” diyebilir elbet, eğer öyle hissediyorsa... Lakin 1993’te Belgrad’da Sırp Radikal Partisi lideri Vojislav Seselj’i düelloya davet etmiş olması; çok etnili/dinli Tito Yugoslavyası’nın nostaljisini yaşatmak isteyen bir ateistken, soyunu sopunu kanlı bir savaşın sonucunda keşfediverip bir Sırp milliyetçisine dönüşüvermesindeki tezatı izah edemez nihayetinde. Tito bu dönüşümü izlemişse mezarında ters dönmüş olsa gerek!

Anlaşılabilenler ve anlaşılamayanlar...
Ve kanlı savaşı ‘kolektif bir zalim, bir çılgınlık ürünü olarak sunarak azgın Sırp milliyetçiliğinin katliamlarının görmezden gelinmesine’ çalıştığında, işte orada durmak lazım gelir. 1992’de Le Monde’daki makalesinde “Avrupa’da Müslümanlarla Sırpların çatışması otantik değildir, üretilmiştir. Çökmüş imparatorluklarının arkalarında bıraktıkları enkazdan ortaya çıkmıştır. Milliyetçi hareketler tarafından bir sebep olmadan ateşlenmiştir. Bu sizin ateşiniz, bunu söndürmesi gereken de sizsiniz” sözleri de anlaşılabilir elbette. Lakin tüm kabahati üzerinden atmaya yetmez! 250 binden fazla Boşnak katledilirken susabilen, tecavüz kurbanı kadınlar için “Meseleyi lüzumundan fazla abartıyorsunuz” diyebilen, eli kanlı Sırp paramiliter Arkan’la, Miloşeviç’le yakın dost olabilen, Lahey’de yargılanan Sırp Devlet Güvenlik Servisi Şefi Jovica Stanisiç ile kucaklaşabilen Kusturitsa’ya bakıp ‘herkesin filmi kendine’ diyemezsiniz. Kendisine hakaretten dava açtığı Karadağlı yazar Andrej Nikolaidis’in deyişiyle: “Ölmüş babasını Sırp, kendisini bir Ortodoks Hıristiyan ilan ederek kendi Bosna savaşını seçmiştir. O kendini Radovan Karaciç ve Ratko Mladiç’te görür. Top atışlarını yapmak için orada bulunmamıştır, ama hakikatte Ortodoks Hıristiyan olduğunu kabul etmediği için öldürülmüş olan her bir Müslüman için işin sanatsal ve medya ayağında mazeretler sunar.”
Hattızatında Hollywood’un fast food sinemasından şikâyetçi olup küreselleşmenin dayatmalarına, tüketim toplumuna bayrak açmış bir solcu gibi takılabilir de üç cip edinmesini izaha tenezzül dahi etmez.  

Mesele ‘sınırın hangi tarafında’ olunduğu
2000’lerin başından beri Sırbistan’ın batısındaki Mokra Gora bölgesinde bir ‘film stüdyosuna’ çevirdiği Drvengrad Köyü’nde yaşıyor Kusturitsa. 1992’de çekip gittiği Saraybosna’ya ‘kuş uçumluk’ mesafede. Ama belki de savaşın başında kendisi gibi Saraybosna’yı terk etmeyi seçip de Karadağ’da kalp krizinden ölmüş babasının hıncı yüzünden, doğup büyüdüğü kente o kadar ‘uzakta’. 
Savaşta Luka adlı kahramanın Boşnaklara rehin düşmüş oğlu Miloş’la değiş tokuş etmek için ‘rehinesine’ dönüşüveren Boşnak Saraha’yla aşkını anlatan ‘Hayat Bir Mucize’ ile sunduğu uzlaşma Ceasar getirir de kafi gelmez sınırın öte tarafındakilere... Kusturitsa tartışmasında mesele de burada zaten; sınırın hangi tarafında olduğumuzda!..
Not: Çekimlerine kasımda Almanya’da başlayacağı yeni filmi ‘Cool Water’, Ortadoğu çatışmasının arka planına dair bir komedi olacakmış. Yoksa tarihlerinin ve diğer düşmanlarının tuzağa düşürdüğü Yahudilere ve Araplara dair mi olacak?