Nükleer pazarlıkta tahterevalli diplomasisi

Washington'da geçen hafta düzenlenen küresel nükleer güvenlik zirvesi sahnesinin başrol oyuncusu dünyanın yükselen gücü Çin'di.

Washington’da geçen hafta düzenlenen küresel nükleer güvenlik zirvesi sahnesinin başrol oyuncusu dünyanın yükselen gücü Çin’di. Dünya çapında uranyum ve plutonyum gibi nükleer silah yapımında kullanılan hassas materyallerin yayılmasının önlenmesi için ortak çalışma başlatılması gibi girişimlerin kararlaştırıldığı zirvede, asıl senaryo elbette İran’ın nükleer programı etrafında kurgulandı. Ana tema moda tabirle ‘akıllı yaptırımlar’dı. ‘Akıllı’dan kasıt, yaptırımların, giderek İran’daki İslami rejimin köşe taşı haline gelen Devrim Muhafızları’nın elindeki şirketleri vuracağı, lakin ahaliye hiç zarar vermeyeceği varsayılanı oluyor.
İran’ı nükleer güç olmaması için köşeye sıkıştırmak isteyen Amerikan yönetiminin ‘akıllı yaptırımları’ çıkartabilmesi, Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak veto hakkını kullanmamasına bağlı. Aslına bakarsanız Tahran açısından Çin’in çok da güvenilir bir yanı yok. Zira Çin, 2006’dan beri çıkarılan üç yaptırım paketine geçit verdi. Nitekim nükleer zirve sırasında Pekin’in, yaptırımları BM Güvenlik Konseyi’nde tartışmaktan bile kaçınan tavrından vazgeçmesi önemli. Yine de Amerikalılar Çinlilerin nükleer yaptırım oyununa bir şekilde müdahil olmasını biraz fazla coşkulu karşılayınca, Pekin birkaç kez ‘meselenin diyalog ve müzakereler yoluyla çözümünü desteklediği’ izahatı getirmek durumunda kaldı.
Mesele, Washington’ın bu kez Çin’in İran ile derin ekonomik bağlarını etkileyecek türden yaptırımlar istemesinde düğümleniyor. Zira İran, petrol ihtiyacının yüzde 51’ini dışarıdan karşılayan Çin’in Suudi Arabistan ve Angola’nın ardından üçüncü tedarikçisi. Çin’in enerji ihtiyacının yüzde 11’ini karşılıyor. İki ülke arasında ticaret son 10 yılda ikiye katlanıp 30 milyar dolara ulaştı. Çin, İran petrol ve doğalgaz yataklarının da önemli yatırımcısı. Şubatta Çin devlet şirketi PetroChina, İran’ın Güney Pars doğalgaz yataklarının geliştirilmesi için 4.7 milyar dolarlık anlaşma yaptı. Petrol zengini olsa da rafineri sorunu yaşayan İran, yaptırımların baskısıyla ihtiyacı olan yakıtı tedarikte büyük zorluk yaşarken, şu günlerde Singapur kaynakları Çin’in devlet rafinerisinin İran’a 30 bin ton yakıt yollayacağını müjdeledi.
İranlılar küresel güç olma yolunda ilerlerken enerjiye muhtaç Çin’i ekonomik olarak bağlamaya çalışıyor, Çinli şirketlere vergi teşvikleri dahil pek çok kolaylık sunuyor. Amerikalılar da artık aynı taktiğe başvuruyor. Obama’nın zirve sırasında Çin Devlet Başkanı Hu Cintao’ya petrol ihtiyacını Körfez’deki Arap ülkelerinden karşılama garantisi sunması bundan. ABD, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’i Çin’e daha fazla petrol vermeleri için ikna etti. Suudiler nezdinde de çalışmalar sürüyor.
Yani Çin’in ‘iki arada bir derede’ kalması normal. Gel gör ki, işin bir de siyasi veçhesi var. Çin’i İran’ın bugünden yarına atom silahı geliştireceği istihbaratlarıyla ikna etmek mümkün değil. Zira Çinliler gayet iyi anlıyor ki, Amerika’nın asıl derdi, İran’ın İslam Cumhuriyeti olarak uluslararası sistemi zorlayıcı bağımsız duruşu ve İsrail’in bu haliyle varlığını kabul etmemekteki ısrarında yatıyor. Yani Çinliler, Amerikalıların Tahran’da rejim değişikliği arzusunun ayırdında. Takdir edersiniz ki, Çin ‘rejim değişikliği’ söyleminden hiç hazzetmez. Amerikalı şirketlerin Tayvan’a 6.4 milyar dolarlık silah satışı, Tibet ve insan hakları gibi meselelerle iştigal olmasını ‘içişlerine müdahale’ sayıyor. Çinliler 1989’da Tiananmen Meydanı’ndaki olaylardan sonra kendilerinin hedef olduğu yaptırımları da unutmamış olsa gerek!
Çin’in dünya nezdinde Tibet, Uygurlarla ilgili karnesi, azınlıklar sorunu, insan hakları ihlalleri, çevre kirliliği, işçi hakları, dini özgürlüklere kısıtlamalarda yoğunlaşan olumsuz görünümü, iş dış politikaya gelince değişiyor. Çin, Amerikan hegemonyası altındaki dünya sisteminde yeni söylem üretemese bile, düzenin kurallarına en münasip dış politika formülleri geliştiriyor. Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle enerji ve hammadde karşılığı yardım/yatırım ilişkileri inşa edip, ‘barışçı yükseliş’, ‘sopa yerine havuç’ gibi sloganları kullanarak alternatif politikalar üretiyor. Çinlilerin Batı’nın İran’ı bir çırpıda köşeye sıkıştırmasına payanda olması mümkün değil.
Bu durumda Çin’in, Amerika’nın İran’a yönelik yeni yaptırım tasarısının önünde duruyor gözükmese de ötelenmesi/zayıflatılması perspektifinden vazgeçmeyeceğini öngörebiliriz. Rivayet o ki, İran’a dördüncü pakette ABD sert yaptırım teklifinde değişiklikler yapmak ve petrol ihracatı, petrol mamulleri alımı ve dünya finansal piyasalarındaki faaliyetleri bakımından İran’ın olanaklarını kısıtlayabilecek en sert tezleri kaldırmak zorunda kaldı. İran Merkez Bankası’nın kara listeye alınması gibi planlardan vazgeçildi. Pekin, Obama yönetiminin İran karşısında ‘görüntüyü kurtarmasına’ yardımcı olabilir. Lakin sonucun Amerika’yı ne kadar tatmin edeceği tartışılır.
Çin’in incelikli diplomasisini izleyip göreceğiz. Washington’da Çin başrol oyuncusuyken, Brezilya ile birlikte yardımcı oyuncu rolüyle öne çıkan Türkiye’nin, İran’ın komşusu olarak hem ilkeli duruşunu koruması hem de bu ‘nükleer tahterevalli diplomasisinde’ etkisini hissettirmenin yolunu bulması gerekiyor. Bu hiç kolay olmayacak.