Tarihle yüzleşirken soykırıma saplanmamak

Cumartesi günü İstanbul'da düzenlenen 'Üçlü Balkan Zirvesi'nin dikkat çekici sonuçlarından birisi, Sırbistan'ın...

Cumartesi günü İstanbul’da düzenlenen ‘Üçlü Balkan Zirvesi’nin dikkat çekici sonuçlarından birisi, Sırbistan’ın Bosna Hersek’in bütünlüğünün korunmasına katkı vaadiyse, kanımca bir diğer yakın tarihte Boşnakları hedef alan mezalime odaklıydı. Başbakan Tayyip Erdoğan, Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Boşnak Başkanı Haris Sladziç ile Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç temmuzda Srebrenitsa’ya giderek anma törenlerine birlikte katılacaklar. Bu gelişmeyi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Balkanlar’da barış ve istikrarın tesisi çabalarının meyvesi saymalı.
Diğer yandan İstanbul zirvesinin tarihi de manidar: 24 Nisan. Ermenilerin ‘soykırım’ olarak andığı 1915 olaylarının yıldönümü. Türkiye bu meselede uluslararası planda giderek zora düşerken, ülke içinde topraklarından sökülüp atılan, büyük kayıplarla derin travmalar yaşamış Ermenilerin acılarını paylaşmak isteyenlerin sesleri giderek daha gür çıkıyor. Cumartesi Taksim’deki gösteri bunun ispatı.
Türkiye devletinin 24 Nisan itibarıyla görünümü ‘uzak geçmişten’ ziyade ‘yakın geçmişin’ acılarına odaklanmak yönünde. Sırp parlamentosunun daha geçenlerde Bosna’da, özellikle 8 bin Boşnak erkeğin sistematik biçimde katledildiği, kadınlara binbir eziyetler edildiği Srebrenitsa’daki zulümlerinden ötürü özür dilemesi geliyor hemen akla. Ancak Sırp parlamentosu bildirisinde ‘soykırım’ ifadesini kullanmadığından Boşnaklar bu özrü kabul etmedi, tersine Sırpları kınadı.
Mezalime uğramış toplumların kendilerine yapılanları sindirmesi kolay değil. Mezalim yapmakla suçlanan toplumların ve onların iradelerinin temsil edildiği devletlerin de öyle. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman kolay olmadı. Hatta tarih bize, bunun tek yolunun o toplumlara savaşlarla diz çöktürtmek olduğunu gösteriyor. Nitekim tek hakiki örnek Almanya. Almanlar, Nazilerin tarihte eşi görülmemiş addedilip ‘Holocaust’ diye anılan Yahudi soykırımıyla hukuki, maddi ve manevi olarak hesaplaşan tek ulus. Savaş sonrası yaşananlardan yola çıkılarak 1948 Soykırım Sözleşmesi kabul edilse de ‘Holocaust’un yeri hep farklı oldu. Hatta Yahudiler ‘hakiki soykırımın’ kendilerine uygulandığını savladı.
Zira ‘soykırım’ kavramının kullanıldığı diğer tarihsel örnekler bir şekilde tartışmalı. Bugün 1948 sözleşmesi uyarınca uluslararası planda kabul görse bile Ruanda soykırımının ne kadarının devlet eliyle sistematize edildiği, ne kadar toplumsal histeriyle alakalı olduğu da tartışılıyor. ‘Soykırım’ adlandırması kimin nereden baktığına göre değişiyor. Ulusların kanlı mücadelelerine dair tarihin farklı algılayışlarının gölgesi eksilmiyor.
Bu mevzuda ABD dikkat çekici bir ‘ayrıksı’ örnek. Amerikalılar, birkaç önde gelen aydın dışında Avrupalı atalarının ‘yerleşimlerle’ (settlement) istila ettikleri yeni dünyanın yerli ahalisini, toprak ve kaynak tedariki için sistematik olarak sürdükleri, savaşa zorladıkları, kıyıma uğrattıkları ve sonunda bileklerin büküp kalanlarını da rezervasyonlarda kültürleriyle birlikte yok oluşa terk ettikleri üzerinde fazla durmaz. Geçenlerde ölen ünlü Amerikalı tarihçi Howard Zinn, örneğin ‘yerli soykırımı’ için Amerikalıların tavrını ‘inkârdan’ ziyade derin bir ‘görmezden gelme’ (ignore) olarak tanımlar. ‘Görmezden gelme’ tavrı için başımdan geçen şu örneği verebilirim: Iowa eyaletini ziyaretimde başkent Des Moines’deki Capitol Hill’i geziyordum. Başkent Washington’dakini andıran ve bir müze olarak da kullanılan bu binada Amerikan kültürünün kuruluş yıllarına uzanan örneklerinden, USS Iowa uçak gemisi maketine uzanan objeler vardı. Misal önde gelen valilerden birinin eşinin 1700’lerin sonunda yaptığı bebekler camlı bir büfede sergileniyordu. Eserleri gururla gösteren mihmandarımıza eyaletlerinde Siu kabilesinin de yaşadığını, yerli kültüründen örnekler de olup olmadığını sorduğumda, yüzüme şaşkın şaşkın baktı. Sonra yanıt verdi: “Haa onlar mı, güneydeki rezervasyondalar.” Zaten Amerikan yerlileri birkaç yıl önce ‘soykırım’ tezini gündeme taşımaya kalkışsalar da kimse mesele üzerinde fazla durmadı. Bu ‘ignore etme’ haline karşılık bugün başkent Washington’da etkileyici bir yerli müzesi vardır ve bir parça ticarileştirilmiş olunsa dahi yerli kültüründen etkileyici eserleri barındırır. Peki bu bir ‘tarihle hesaplaşma’ mıdır? Hesabın ‘zaten görülmüş olması’
mıdır? (Zinn’in ‘Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi’ adlı kitabının giriş bölümü dudak uçuklatıcıdır. Özellikle Yerli kabile şeflerinin mektupları insana ‘medeniyet dediğin nedir ki’ diye düşündürtecek cinsten...)
Velhasıl ‘soykırım’ 21. yüzyılın başat kavramlarından olsa da adlandırması zor. Çarlık Rusya’sının Çerkesleri, yahut Sovyetlerin Ahıska Türkleri’ni ağır mezalimlere, sistematik tehcire maruz bıraktığı aşikârken, bunun adını kendilerinden başka ‘soykırım’ koymaya yeltenen çıkmaz. Doğu Türkistan’da Uygurlar Lopnor’da atom bombası denemelerine maruz bırakılıp, zorunlu kürtajlara tabi tutulurken, bu sistematik uygulamaların ‘soykırım’ olarak anılmasına kimse çalışmaz.
Misal Soçi’de yaşayan Ubıh halkının neredeyse tamamen yok edilmesi, kalan pek azının Osmanlı’ya sürülmesine ne diyeceğiz? Yahut Fransa’nın 1.5 milyon kişiyi öldürdüğü, ağır kültürel asimilasyona maruz bıraktığı Cezayir’deki eylemlerini ‘soykırım’ olarak anma konusunda Fransız aydınları bile bölünür. Paris zaten yaşananlardaki sorumluluğunu dahi kabul etmez.
Amaç ‘soykırım’ adlandırmasından yola çıkarak bazı ulusları geçmişlerinden ötürü hukuki, vicdani ve maddi olarak ‘cezalandırmak’ değilse; hakikaten bu türden travmatik yıkımları önlemekse, salt tarihi tartışmalar da işe yaramıyor. Örnekleri çoğaltabiliriz lakin ‘Canım hepsi soykırım işte, özür dilenir olur biter’ deyip geçmek de maalesef çare olmuyor. Zira hukuken ortada ‘suç’ varsa, ‘cezai yaptırımı’ da vardır. Almanya örneği bize cezayı salt ‘suçlu Nazilerin’ değil tüm Almanların ödediğini gösterir. Ermenistan ve diaspora ise ‘suçlu İttihatçılar’ dese de, açıkça sorumluluğu Türkiye’nin üstlenmesini istiyorlar.
‘Soykırım’ kavramı üzerinde kafa yormalıyız. Lakin bu adlandırma toplumların geçmişleriyle hesaplaşmasına, gelecekleriyle barışmasını sağlayabilir mi? Yahut bu tür büyük acıların tekrarlanmasını önleyebilir mi? 1948 sözleşmesi 21. yüzyılı taşıyabilir mi? Mezalimlere maruz kalan halkların acılarını anlamaya çalışırken,
bu sorular üzerine de samimi olarak düşünmek lazım.