'Bilge Ozan Prof. John Keating' diye yazılır, 'Robin Williams' diye okunur

2 kez gittiğim bu filmden çıktığımda yürüyüşüm bile değişmişti. Kesinlikle artık ben de 'Ölü bir ozan'dım! Artık sadece öğretmen olmak istediğimden değil, nasıl bir öğretmen olmak istediğimden de emindim. Hatta nasıl bir insan olmak istediğimden de. Hiç hesapta yokken kendi içime yolculuk etmemi sağlamıştı Prof. John Keating. Elini uzatıp kalbime ve aklıma dokunmuştu.

90’lı yıllar. Lisedeyim.

Ceylan: Ağbicim ben de bu filme gidebilir miyim? 

N: Hayır, bu hafta olmaz, sınavların var. Hem okulda veli toplantınız olsun sonra karar verelim gidip gitmeyeceğine. 

Ceylan: Ama ağbicim, bütün arkadaşlarım gitti. Herkes bu filmi konuşuyor.

(3 gün sonra)

N: Hocaların veli toplantısında, bu filme her öğrencinin gitmesi gerektiğini söyledi. Film neredeyse kapalı gişe oynuyormuş. Yer bulabilirsen bu Cuma arkadaşlarınla gidebilirsin. 

C: !!! :))

O zamanın fenomen filmi; Ölü Ozanlar Derneği. Lise arkadaşlarım hatırlar…Gerçekten de çok zor bilet bulmuş ama nihayetinde girebilmiştik filme. Bayağı sevmiştim karizmatik İngilizce profesörü John Keating’i.

Böylesi disiplinli bir erkek akademisinde bile kuralları yıkmasını…Baskı altındaki öğrencileri edebiyatın, şiirin, şairin tılsımlı dünyasıyla tanıştırmasını…Onların hayata farklı açıdan, cesaretle bakmalarını sağlamasını… Öyle masaların üzerine çıkarak, yerlere oturarak heyecanla ders yapmasını. ..Bahçeleri, mağaraları dersliğe döndürüvermesini…Okulun eğitim anlayışına uymayan ders anlatış yöntemleri yüzünden Onu okuldan atmak isteyen yönetime direnmesini…Direnirken bile öğretmen kimliğini unutmamasını, terbiye sınırları içinde ama he rbirinde her bir yöneticiye ders veren nitelikte üslubunu.

Ama en çok da; direnirken öğrencilerini de arkasına almasını sevmiştim. Hani hayatlarını baştan aşağı değiştirdiği öğrencilerini. Hani iyi sınıf arkadaşı olmanın; sınıf içi şakalardan çok daha fazlası olduğunu öğrettiği, Onu sahiplenen öğrencilerini.

Filmde; her biri kıssadan hisse niteliğinde mesajlar içeren, insana yaşama sevinci ve ümidi veren, yaşamlara değer ve deneyim katan dokunaklı replikler vardı. Kimi düşündüren, kimi gülümseten, kimi “sahiden de böyle mi?” dedirten.

Hepsini aklımda tuttuğumu sanmıştım ama filmden çıktığımda hepsini unuttuğumu görmüş, çok üzülmüştüm. Küçük bir not defterim vardı o zamanlar. Kapağı sarı lacivert. O zamanlar karanlıkta deftere ışık tutacak cep telefonu da yok. Filme zar zor yer bulup tekrar girmiş, güzel replikleri o karanlık sinema salonunda not almıştım. Filmden çıkıp aydınlığa kavuştuğumda ise; karanlıkta yazdığım kargacık burgacık satırları azimle çözmeye çalışırken, o dokunaklı repliklerden bir kez daha etkilenmiştim.

“Dikkat edilmesi gereken ve cesaretli olunması gereken zaman vardır ve mantıklı bir kişi hangisi olduğunu bilir.”

"Henüz vaktin varken tomurcukları topla. Zaman hâlâ uçup gidiyor.Ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir."

“Bu bir savaş, muharebe; kalpleriniz ve ruhunuz yara alabilir.”

“Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.”

“Aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp gösterin, ben de size mutlu bir insan göstereyim.”

“Millet, kendi sesinizi bulmak için çabalamalısınız. Çünkü ne kadar uzun beklerseniz, bulmanız o kadar zor olur.”

“Hayatın iliğini emmek, kemiği boğazına kaçırmak değildir.”

“Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için.”

“Ağlamak değil gülmek için sebepler arayın”

“Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben hep daha az kullanılanı seçtim. Bu hayatımdaki tüm farkı yarattı.”

“Carpe Diem'i dinleyin. O size yol gösterecektir.”

“Eğer insan, güvenle hayallerinin peşinden giderse hiç beklemediği başarıyla karşılaşır.”

2 kez gittiğim bu filmden çıktığımda yürüyüşüm bile değişmişti. Kesinlikle artık ben de “Ölü Bir Ozan”dım! Tamamdı, olmuştum! Ben de o derneğin bir üyesiydim. Çözmüştüm çünkü şifreyi!

Artık sadece öğretmen olmak istediğimden değil, nasıl bir öğretmen olmak istediğimden de emindim. Hatta nasıl bir insan olmak istediğimden de. Hiç hesapta yokken kendi içime yolculuk etmemi, hayata tepeden bakmamı sağlamıştı Prof. John Keating. Elini uzatıp kalbime ve aklıma dokunmuştu. İki formül, üç kural öğreten değil; John Keating gibi öğrencilerimin hayatına dokunan, gelenekçi metotları kıran, sadece bilgilerini değil duygularını da öğrencilerine geçirebilen bir öğretmen olacaktım ben de. Hatta…evet evet hatta bunun için yaradılmıştım!

Bu film onu neredeyse bütün nesillerin aktörü yapmış, sonsuza dek önünü açmıştı. Bilge Ozan; her filminde rolünü öylesine yaşayarak oynuyordu ki ve özel hayatındaki söylemleri rollerinde giydiği karakterlerin verdiği mesajlarla öylesine örtüşüyordu ki; galiba biraz da bu yüzden replikleri senaristin yazdığına değil, kendisinin söylediğine inanıyordum. Hangi film afişinde onun adını görsem derdim ki; “Tamamdır bu filme gidilir.” Bilirdim ki beni hayata dair mesajlar veren muhteşem bir aktör karşılayacak. Bir terapiye gireceğim, sadece birkaç TL ödeyip çıkacağım. Hatta terapi de mısır da yiyeceğim. Ne şahane! Bu aktör yine bana yeni kapılar açacak, yeni bakış açıları kazandıracak. Pek çok hayat dersi alacağım Ondan. Yine unutulmaz replikler duyacağım. Yine film arası notlarımı alacağım. Hani o sarı lacivert kapaklı defterime.

Sevgili Prof. John Keating. Bir filminde; “Ölüm; doğanın size -sofra hazır- diye seslenmesidir” demiştin. Keşke sofrayı doğanın hazırlamasını bekleseydin, kendin hazırlamasaydın. Teşekkürler Prof. John Keating. Sadece benim değil; benim jenerasyonumda olan pek çok eğitimcinin aklına, yüreğine dokunarak yol açtığın, ışık olduğun için. Dilerim sen de o ışıklarda uyu. Ruhuna saygıyla.