Benim hüzünlü gazetecilerim

Önceki gece bir gazetecinin dramını mesleğin ölüm töreniymiş gibi izledim.

Seçim öncesi son söyleşisini izliyorum Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın. Bir moderatör, üç gazeteci sorular soruyor. İki soru, kelimesi kelimesine şöyle bitiyor: “Efendim bu konu hakkındaki görüşleriniz nedir?” Ve 5-6 dakikalık cevaba geçiliyor. Müdahale yok, detaylara itiraz yok. Aklımdan her cümlede bir ters soru geçiyor. İyi ve ahlaklı gazetecilerden olduğunu bildiğimiz insanlar var karşımda. “Hah o şimdi bunu sorar” diyorum. Fakat Türkiye’deki gazeteciliğin içine düştüğü derin sessizlik o salondan evime yayılıyor. Onlara kızmıyorum. Sükûnet içinde sanki mesleğin acınası hali için yapılan bir merasim izliyorum.
Ne tuhaf. O sabah, bence yaşayan en büyük mülakatçı Tim Sebastian ile birlikteydim. Bir süredir Ortadoğu’da düzenlediği münazaraları, bunun yanında meslek sırlarını, soru sorma tekniklerini konuştuk.
Eminim takip edenleriniz olmuştur. Sebastian yıllarca BBC’nin muhteşem ‘Hardtalk’ programında liderlerle, önemli işadamlarıyla, diktatörlerle söyleşi yaptı. Onlara meydan okudu. Açıklarını ortaya çıkardı, hesap sordu. “Bu konuk bu programa hangi akla uyup da çıkmayı kabul etmiş!” dedirtirdi her seferinde. İlham veren, birçok gazetecide unutulmaz izler bırakan bir adam, bir gazetecilik kahramanıdır.
Sebastian, “Bizim işimiz kahve sohbeti değil” diyor: “Bu insanların elinde çok fazla güç var. Birilerinin onları denetlemesi gerekiyor. Sorularıma boş sözlerle başlamam. ‘Bu konuda neden yalan söylediniz’ diye sorarım ilk soruyu.”
“Peki lafı çevirirse ne yaparsınız?” sualimi, dan diye masaya vurarak ve bir belge çıkarır gibi yaparak yanıtlıyor. Evet, o meşhur hareketi çok iyi hatırlıyorum. 

Başımız sağ olsun
Başbakan ile yapılan sohbete dönelim. Programın sonunda o üç gazeteciden biri mahcup bir tavırla “Bu soruyu sormadan edemeyeceğim” diye söz alıyor. Kendisi, Başbakan’ı protesto ederken çıkan olaylarda hayatını kaybeden Hopalı emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun akrabası. Başbakan öğretmenin ölümü sonrası “Üzerinde durma gereği duymuyorum” demişti. Gazeteci, şimdi ne düşündüğünü soruyor. Öfkesinin geçtiğini, en azından siyasi doğrucu bir cevap vereceğini umuyorum. “Başınız sağ olsun” diyor. Ama ekliyor: “Acaba emekli bir öğretmene bu yakışır mı diye hakkı teslim etmeniz lazım. Ben öyle ifadeleri emekli öğretmene yakıştırmam, elindeki taşı yakıştırmam.” Cümleleri bir “Yine de Allah rahmet eylesin” ile tamamlanmıyor. Nefessiz şekilde kameranın gazeteciyi yakalamasını bekliyorum. Aklından ne geçiyor? Hopa’daki akrabaları mı? Mesleği, İstanbul’daki hayatı mı? Ya orayı o anda terk etmek? Biraz üstelemek? Artık merasim değil, canlı yayında Shakespeare tragedyası izliyor gibiyim. Şüphem yok, ömrünün en zor anlarından birini yaşıyor… Sessizce… Ve perde kapanıyor.
Biz bu işi neden yapıyorduk sahi?
O anda kendimi bu ülkedeki her şeyden yakın hissettiğim Tim’in sabahki sözleri kulağımda: “Hayatımda ne söylediğime kimse karışmadı. Bir kez bile.”
Düşünüyorum.
Biz niye hâlâ bu sahnede duruyoruz?

.