28 Şubat'ın hesabını emekli başçavuştan sormak!

28 Şubat'ı bile sahiplenen yeni CHP zihniyetini anlamak gerçekten zor.
28 Şubat'ın hesabını emekli başçavuştan sormak!

Şubat soruşturması sonunda başladı. Dün medya mahallemizin endişeli ablası gibi birkaç kişi daha binbir dereden su getirerek bu açılan davayı eleştirmek için gerekçeler bulmaya çabalıyordu. Asıl anlamadığım, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bu eleştiri kervanına balıklama atlaması oldu. Ne dediği tam olarak anlaşılamasa da anlaşılan o ki CHP bu soruşturmadan da rahatsız. 28 Şubat’ı bile sahiplenen yeni CHP zihniyetini anlamak gerçekten zor. Hadi terör bahanesi ile 12 Eylül’ü savunmaya soyunanı bile anlıyorum ancak yüce Rabbim hiç kimseyi 28 Şubat gibi postmodern darbeyi savunmak zorunda bırakmasın! Uzun uzadıya bir kez daha ‘28 Şubat neydi’, ‘mağduru kimdi’ külliyatını hatırlatmaya gerek yok. Gelin isterseniz hem 28 Şubat soruşturmasına hem de 12 Eylül davasına biraz daha geniş bir açıdan bakalım. Bana kalırsa bu iki davanın simgesel anlamları davanın sonuçlarından çok daha önemli. Bu davaların açılma nedeni aslında dünden hesap sormaktan çok, bugün süren Balyoz, Ergenekon, Kafes gibi davaların etrafını doldurmak. Hatta temelini güçlendirmek. Bugüne kadar bu davalara getirilen en somut eleştirilerin başında, bugünün darbe heveslilerinden hesap sorulurken dünün anlı şanlı darbecilerinden hesap sorulmamasıydı. Bu eleştiri aslında şu anda görülen davaların meşruiyetinin sorgulanmasına yol açıyordu. Davaları canla başla savunanların bile böylesine somut bir eleştiriye verebilecek cevabı yoktu. Şimdi ise var. 12 Eylül davası ve 28 Şubat soruşturmasının açılması bugün devam eden darbe girişimi davalarının meşruiyetini sağlayacaktır. Bugün 28 Şubat soruşturmasının temelinde de bu davalar kapsamında Gölcük’ten çıkan belgelerin yer aldığını görmemiz de bu yüzden.
Açılan soruşturmaların ve görülen davanın kapsamlarına baktığınızda şimdilik hesap sormaktan çok, hesap soruyormuş gibi yapıldığını görüyoruz. Koskoca 12 Eylül’ün hesabı hastanede yatan iki generalden soruluyor. 28 Şubat soruşturmasında da durum şimdilik farklı değil. Dün Çevik Bir ile birlikte gözaltına alınanlar arasında emekli bir başçavuş bile vardı. Birkaç general, bir-iki emekli albayın yanı sıra koskoca 28 Şubat sürecinin hesabını vermek (dün itibariyle) bir başçavuşa kalmıştı.
Neyse, buna da şükür!

Tekstil devleri internete yenildi
Teknolojinin getirdiği bir diğer yenilik ise alışveriş alışkanlıkları. Geçen gün damacana su siparişi vermek için bir ‘call center’ı aradım. Telefonu bilgisayar açtı. Telefonumdaki bir-iki tuşa basarak eve iki damacana su siparişi verdim. Telefonu kapattıktan sonra alışverişte gelinen noktayı düşünüp güldüm. Diyorum ya, bazen gelişmelerin içinde olunca değişimin tam olarak farkına varamıyorsunuz. Alışveriş alışkanlıklarımızdaki bu devrim niteliğindeki değişim, üretimi ve satışı da etkiliyor. Mağazalar hızla yerlerini internet sitelerine bırakıyor. Sadece dünyada değil Türkiye’de de büyük giyim zincirlerinin yerini, üret, sat, ulaştır modeli ile özetleyebileceğimiz yeni bir internet mağazacılığı modeli alıyor. Düne kadar şehirlerin lüks semtlerinde ya da AVM’lerde tutulan yüksek kiralı mağazalara artık ihtiyaç yok. Televizyon reklamlarına dikkatli bakarsanız bu değişimi daha net görebiliyorsunuz. Artık reklam kuşaklarında ünlü markaların değil bu alışveriş sitelerinin reklamları yayımlanıyor. Bu sitelerden alışveriş yapanlara ‘neden’ diye sorduğunuzda, ‘çok daha ekonomik, fırsatlara daha açık ve pratik alışveriş imkânı sunduğunu’ söylüyorlar. Konfeksiyon sektöründeki üretim ve tüketim modeli, alışveriş kültürünü olduğu kadar sektörü de başından sonuna değiştiriyor.
Bu yeni firmalar büyük tekstil üreticilerinden çok daha fazla fiyata alıcı bulabiliyor. İsterseniz şöyle bir örnek ile açıklayayım. Mesela geçen aylarda Boyner grubu, 65 mağazası olan, yılların YKM’sinin yüzde 63 hissesini 190 milyon dolara satın aldı. Oysa 2001 yılında kurulan gittigidiyor.com geçen yıllarda 300 milyon dolara satıldı.
Bu gelişimi görmezden gelip büyük şehirlerde hâlâ alışveriş merkezi yapma çılgınlığına kapılanlara gülmekten kendimi alamıyorum. Yakın bir zamanda elde kalan dükkânları ne yapacaklar, merak etmemek elde değil.

El yazısının ölümü
Teknolojik devrimin içinde olunca insan fark etmiyor ancak şöyle bir adım geri çekilince düne kadar vazgeçilmez gibi gözüken pek çok alışkanlığın yavaş yavaş hayatımızdan çıktığını görüyoruz. Bunlardan bir tanesi el yazısı...
Eğitim sistemimizdeki değişiklik, yani şu akıllı tahtalar veya tabletler ile yakın zamanda el yazısı tamamen rafa kaldırılırsa şaşırmayacağım. Günlük hayatımıza baktığınızda zaten mecbur kalmadıkça hemen hiç kimsenin el yazısını kullanmadığını fark ediyorsunuz. Bilgisayarlar, klavyeler, cep telefonlarıyla yeni kurulan bu teknolojik evrende el yazısı bir hayli demode ve gereksiz kalıyor. Cezaevlerinden yazılan mektupları ve kitapları saymazsak zorunlu olmadıkça hemen hiç kimse artık el yazısına başvurmuyor. Birkaç yıla kadar el yazısı hayatımızdan tamamen çıkabilir. Sizi bilmem, benim üzülmeyeceğim kesin...