Aç kal, budala kal

Jobs belki yeni bir şeyi sıfırdan icat etmedi ama çok şeyi müthiş bir basitliğe ve işlevselliğe dönüştürmeyi başardı.
Aç kal, budala kal

Hayranları Jobs u kendi teknolojisiyle uğurladı.

Dün Steve Jobs için verilen ölüm ilanlarına bakarken öldüğümüzde nasıl bir fotoğrafla anılmak isteyeceğimizi düşündüm. Bir hastalıkla boğuşurken çekilmiş zayıf ve çelimsiz halimizin fotoğrafı mı mezarlıkta bekleyen tabutumuza eşlik etmeli, yoksa yaşlılıktan belimizin büküldüğü o son fotoğrafımızla mı anılmak isteriz?
Neyse ki Steve Jobs’un hastalıkla mücadele ettiği o çelimsiz halini değil, gayet yakışıklı, siyah-beyaz, 40’lı yaşlardaki fotoğrafını ilanlara koymuşlardı. Dün teknoloji ile ilgili hemen herkes, Silikon Vadisi’nin bu dehasının erken ölümünü (56 yaşındaydı) konuştu. Grafikerler, fotoğrafçılar, gazeteciler, reklamcılar, sıradan teknoloji kullanıcılarını etkileyen bir ölüm oldu. En çok da yolu yaratıcılıktan geçen ve kullandığı teknik aleti edevatı işlevi kadar biçimi ile de değerlendiren insanları sarstı. Zira Steve Jobs belki yeni bir şeyi sıfırdan icat etmemişti ama icat edilen pek çok şeyi müthiş bir basitliğe ve işlevselliğe dönüştürmeyi başarmıştı. 

İnovasyon prensi
Bu haliyle bir inovasyon prensiydi diyebiliriz. Jobs elinin değdiği hemen her şeyde bize bir yaşam biçiminin parçasını sundu. Bunu yaparken pek çok endüstrinin teknoloji çağına geçiş dönemine de yardımcı oldu. Mesela dünyada büyük bir başarı hikâyesi olarak çıkan Napster yani müzik paylaşım sitesi, müzik endüstrisi için ekonomik bir çöküş olmuştu. Steve Jobs i-tunes ile sadece müziği demokratikleştirmedi, aynı zamanda yeni kuralları ve yasaları ile müzik endüstrisini kuyudan çıkardı. Bir anlamda ticaretin yeni dilini oluşturdu. İlk Mac bilgisayarımı aldığım gün kurduğum cümle dün gibi aklımda. “Bu sıradan bir bilgisayar değil, bir yaşam biçimi” demiştim. Aynı duygu, ilk iPhone kullanmaya başladığımda da oluşmuştu.
Dün Steve Jobs’un bir mezuniyet töreninde yaptığı konuşma hemen her internet sitesinde izlenme rekoru kırdı. Muhtemelen bugün de gazetelerde okuyacaksınız.
İçinden dersler çıkartılacak müthiş hayat notları. Bu konuşma bir insanın hayallerinin, milyonlarca insanın hayallerini nasıl gerçekleştirebildiğinin de özeti gibiydi. Steve Jobs konuşmasının sonunda hayalbazlara has bir özgüvenle aynı sözü tam üç kez tekrar ediyordu. Aç kal, budala kal. Aç kal, budala kal. Aç kal, budala kal. Bütün gün ne demek istediğini düşündüm durdum. Şöyle bir noktaya vardım. Kendinden emin, tok ve kibirli bir insan olmak matah bir şey değil. Asıl mesele, budala olarak nitelenmeyi göze alarak hayaller kurabilmekte. Hayallerini gerçekleştirebilmek için açlığı göze alabilmekte...
Hayatı derslerle doluydu, ölümü de derslerle oldu.
Zaten Steve Jobs ölmedi , iPhone’umuzda yaşıyor!

‘Postmodern liboş arabesk yavşakları’ (*)
Başlıkta okuduğunuz bu veciz sözler bana ait değil. Ama sanırım siz zaten anlıyorsunuz artık kim tarafından söylenebileceğini!
Yahu bizim bilmediğimiz bir yerde hâlâ arabesk albümleri mi çıkartılıyor? Ya da büyük arabesk halk konserleri var da medya mı görmezden geliyor? Yoksa televizyon kanallarında bir arabesk kuşatması yaşanıyor da biz mi hep yanlış kanalı seçiyoruz? Yooo, hayır... Arabesk dönemi 70’lerin ortasında köyden kente göç dalgası ile başladı, yaşandı ve bitti. Albümler satacağı kadar sattı, araştırmalar yapıldı, televizyon programlarında tartışıldı ve rafa kaldırıldı. Müslüm Gürses artık arabesk söylemiyor. Hatta arabeskin karikatürüne dönüştü. Öyle ki bir ara oyuncak olduğu entelektüellerin ve reklam dünyasının elinden kendini zor kurtardı. Orhan Gencebay’ı ben artık sevgili eşiyle beraber sadece balıkçı lokantalarında sessiz sedasız yemek yerken görüyorum. Ferdi Tayfur deseniz köşesine çekildi. Küçük Emrah deseniz büyüdü, neredeyse holding sahibi oldu.
Peki, bu Fazıl Say hâlâ bu arabeskçilerden ne istiyor? Neden Türk insanının yıllarca bağrına bastığı, omuzlarında taşıdığı, saydığı sevdiği bu insanlara durup dururken adlarıyla sanlarıyla sövüp duruyor. Dün bu duruma Habertürk’te Fatih Altaylı da dikkat çekip “Yeter artık” diyordu. Oysa yetmez, görün bakın Fazıl Say’a yetmeyecek de... Zira dehamızın asıl meselesi arabesk marabesk değil. En son ne zaman Fazıl Say’ı gazete sayfalarında gördüğünüzü hatırlıyor musunuz? Kendisiyle tartışan bir kadına (ne kadar tahrik edilmiş olursa olsun) küfredip, viski bardağı fırlatıp sonra da bununla övünüyordu. Tabii dehamızın övünmesi yetmez, bir de böylesine düpedüz kadına karşı şiddet girişimini bile “Klasik müzikçidir, ne yapsa yeridir” diye övenler, hoşgörenler ve hâlâ bu adama kol kanat gerenler vardı. (Maço kafa, maço mermer!)
Dehamızın asıl meselesi, bedeli ne olursa olsun haber olmak. Modern tıbbın ‘magazinel ün hastalığı’ olarak andığı, tedavisi çok zor bir virüs insana bir kez musallat olunca, ister deha olmuşsun ister magazin gülü, ne kadar rezil olsan fayda etmiyor.
‘Kişisel mutsuzlukla’ yayılan bu virüs, insanın içine bir kez girdi mi çıkartması kolay da değil.
İsviçreli bilim adamları yıllardır bu hastalığın tedavisini bulmaya çabalıyor!
Yani biz daha çooook skandal göreceğiz, bunlar daha hiç.
(*) Başlık, Fazıl Say’ın Twitter’da yazdığı sözcüklerden aynen alıntılanmıştır.