AK Parti yüzde 50 ile marjinalleşir mi?

Türkiye'de sandıktan değil %50, %95 alıp çıksanız bu söylem uzun vadede söyleyeni uluslararası arenada marjinalleştirir.

Eylül ayı itibariyle Türkiye’de televizyon kanalları yeni yayın dönemine girdi. Bu vesileyle medyada kartların yeniden dağıtıldığını net görebiliyoruz. Ekran yüzleri kanalların yeni sahiplerine göre değişmeye başladı. Değişen tek şey sadece ekran yüzleri değil. Programların içerikleri, dizilerin konuları hatta sit-com’ların ilişki durumları bile bu yeni ‘el değiştirmeden’ payına düşeni almış. Benzer bir durum basılı medyada da yaşanıyor. Gazetecilik duayenlerinin gazetelerinden tek tek kovulduklarını ve yerlerine yeni dönemin yeni köşe yazarlarının yerleştiğini görüyoruz. Medya sermayesi birkaç köklü ve tecrübeli ismi saymazsak güneşe bakan ayçiçekleri gibi iktidara yüzlerini döndürmüşler.

Zaten bunu saklamıyorlar. Tam tersi altını ne kadar çizerlerse devlet nezdinde ‘işlerinin’ o kadar ‘tıkırında’ gideceğinin farkındalar. Bütün bu gelişmeleri bir kez daha hatırlatmamın nedeni bu durumun aslında iktidar için hiç de hayırlı olmadığı gerçeği. Kısa dönemde büyük kitlelere ulaşan anaakım medyanın iktidarın yönetimine geçmesi kuşkusuz büyük bir avantaj olarak görülebilir ancak uzun dönemde bu gelişmeler iktidarı yalnızlar rıhtımına, marjinaller caddesine, karanlık çıkmaz sokaklara sürükleyebilir. Medyadaki bu yeni yapılanma, karşılarındaki marjinal sayılabilecek bir başka bloku da eliyle büyütüyor. Onlar da iktidarın tam zıttında hareket ediyorlar. Muhalefet iyidir diyebilirsiniz ancak buradaki muhalefet hiç de tanıdık gazetecilik referansları ile yapılan muhalefete benzemiyor. Tam tersi iktidarın kendi kurduğu kâğıttan ‘aşk’ şatosunun karşısına başka bir kâğıttan ‘nefret’ şatosu inşa ediliyor.
İşte bu yeni ‘düzen’ iktidarda bir körleşme ve sağırlaşma yaratma riskini taşıyor.

Medyada farklı seslerin azalıp, koşulsuz alkışçıların veya koşulsuz küfürbazların meydanı doldurması iktidarın dengesini bozuyor.
Bu tuhaf ortam kendilerinin çalıp söylediği, al gülüm ver gülüm birbirlerinden beslenen bir tuhaf ilişki ortaya çıkarıyor. Eskiden Türkün Türke propagandası olarak anacağımız bir söylemin bile gerisinde Ak Partililerin Ak Parti’ye propagandasına dönüşmüş bir tuhaf birliktelik ile karşı karşıyayız. Başbakan ne söylüyorsa köşe yazarı sorgusuz sualsiz destekliyor, genel yayın yönetmeni manşete çekiyor. Aynı köşe yazarı ne yazarsa Başbakan sorgulamadan inanıyor, güdümündeki marjinal internet sitelerinde çıkan komplo teorileri bir anda Başbakan’ın ağzında resmi bir söyleme dönüşüyor. Yakın zamanda bunların o kadar çok örneği var ki… Son olarak Yeni Şafak gazetesinde Naom Chomsky röportajı bir muhabirin gazetecilik ayıbının ötesinde ne yazık ki biraz da bu yeni iklimin bir sonucuydu. Yine yakın bir zamanda Gezi olaylarını canlı yayımladığı için hükümetin hedefinde yer alan CNN’in ünlü savaş muhabiri Christiane Amanpour ile yapılan hayali röportaj da böyle bir iklimin meyvesiydi.

Bu al gülüm ver gülüm ilişki son olarak Mısır darbesinde vücut buldu. Fransız bir entelektüelin sıradan bir panelde yaptığı bir konuşma Başbakan’ın ağzından “Mısır darbesinin arkasında İsrail var”ın belgesi olarak dünya kamuoyuna sunuldu. Tıpkı bundan bir süre önce Türkiye’de tutuklanan gazeteciler konusunu savunmak için ortaya atılan İngiltere’de tutuklanan gazeteciler varmış yalanı gibi ya da Gezi olayları ile eş koşulan Occupy Wallstreet eylemlerinde 17 kişinin polis tarafından öldürüldüğü yalanı gibi… Yanlış anlaşılmasın, bu tür komplo teorilerinin köşe yazarları tarafından seslendirilmesi problem değil. Her köşe yazarının farklı bir görüşü vardır. İnanırsınız inanmazsınız sizin bileceğiniz iştir. Benzer bir durum örnek verdiğim Yeni Şafak ya da Takvim gazeteleri için de geçerli. Sonuçta isterseniz alırsınız, istemezseniz almazsınız bu da sizin bileceğiniz bir iş. Bu, ayrı bir tartışma konusudur. Asıl problem, bu söylemi Başbakan’ın sorgulamadan, araştırmadan sahiplenmesi ve uluslararası arenada bir devlet söylemi olarak dolaşıma sokmasıdır. Daha da ötesi bu tür komplo teorilerinin Türkiye siyasetinde pek çok bürokratın elini kolunu bağlıyor olması da cabası. Mesela ‘Faiz lobisi’ denilen komplo teorisi yüzünden Merkez Bankası’nın yaşadığı sıkıntılar Türkiye ekonomisinde dönülmez yaralar açacak kadar tehlikeli bir boyuta gelmiş durumda. Suriye konusunda da ‘Türkiye’nin büyük çaresizliği’ olarak tanımlayacağımız politika hâlâ bu çevreler tarafından pompalanıyor. Kürtlere alerji duyan her iki kelimede bir PYD’yi topun ağzına koyan El Nusra’ya terörist hatta köktendinci bile diyemeyen, hatta diyenlere de “El Nusra’yı radikalleştirmemek lazım” diyerek rahatsız olan bir söylemden bahsediyorum.

İşte bu ve bunun gibi örneklerle Türkiye’de sandıktan değil %50, %95 alıp çıksanız da bu söylem uzun vadede söyleyeni uluslararası arenada marjinalleştirir, elini kolunu bağlar, yalnızlaştırır. Ne yazık ki uluslararası arenada şu aralar tam da bunları okuyoruz, duyuyoruz, görüyoruz ama kimsenin bunları açıktan yazmaya söylemeye cesareti yok.
Zaten söyleyebilene, cesareti olana da bu yeni düzende yer yok!
Yeni ‘yayın dönemi’ hayırlı olsun.