Ankara sıkıntısı

Her yeni dalga Ankara'daki sıkıntıyı önümüzdeki günlerde kuşkusuz daha da arttıracak.
Ankara sıkıntısı

*Çevik Bir kala kala bir başına kaldı, farkında mısınız? 12 Eylülcüleri bile hâlâ savunan var ama gelin görün ki 28 Şubat post-modern darbe girişimini savunan tek bir kişi bile ortada gözükmüyor. Anlayacağınız ‘post-modern’di, ‘post-mortem’ oldu. Balyoz’du, Suga’ydı, internet davasıydı, Ergenekon’du derken ordunun üst düzeyi kendilerine bir davanın çarpmasından endişeli siperlerine çekildi. Rumeli İşadamları Derneği’nde Çevik Bir’i Cumhurbaşkanlığı’na aday adayı gösteren Ali Şen bile ne bir demeci ne de bir desteği ile ortada gözüküyor. Bir zamanların kudretli generali Çevik Bir’in bu yalnızlığı bizlere 28 Şubat denilen darbe girişiminin içinin ne kadar boş olduğunu da anlatıyor. Sanmayın ki Ankara sıkıntısı sadece Ankara’da yaşanıyor. Bir diğer yalnız ve sıkıntılı isim de Bodrum’da ikamet ediyor. Bir zamanlar genel yayın yönetmenlerinin, televizyon sahiplerinin bir telefonu ile tir tir titrediği emekli Orgeneral Erol Özkasnak evinin önündeki gazetecilere bile sözünü geçiremiyor. Hey gidi hey... Ankara’da sıkıntılı ve tedirgin bekleyiş sürüyor. 28 Şubat soruşturmasında gözaltına alınan 31 kişinin tutuklanıp tutuklanmayacağı bu tedirgin bekleyişin kaderini de belirleyecek. Her yeni dalga Ankara’daki sıkıntıyı önümüzdeki günlerde kuşkusuz daha da arttıracak. 

*28 Şubat soruşturması sonrasında dünün mağdurları tek tek ortaya çıkıyor. Ankara’da neredeyse hangi kapıyı aralasanız bir 28 Şubat mağduru ile karşılaşıyorsunuz. En son askerlerin hışmına uğrayıp yargılanan Onbaşı Sarmusak da mağdurluk bayrağını kaldırıp mağrurluğa terfi etmiş. Davaya müdahil olmak istediğini söylüyor. Sonra da atıp tutuyor. Mesela “Aczmendilerin çoğu askerdi” beyanını, itiraf edeyim ben çok yaratıcı buldum. ‘Yerseniz’ süper senaryo! Üfür üfür ipe diz demeçleri bunlar. Bu arada 28 Şubat davasına kim müdahil olacak diye tartışırken unuttuğumuz biri var. Şu anda bu satırları Silivri Cezaevi’ndeki koğuşunda okuyan bir Hanefi Avcı vardı, hatırlar mısınız? 28 Şubat’a bugün değil tam da o günlerde direnen, askerlerin pek çok ‘oyununu’ deşifre edip altüst eden bir isimdir kendisi. Eğer 28 Şubat’a gerçekten bir müdahil veya şahit aranıyorsa Hanefi Avcı’yı unutmamak gerekir. Gerçi herkes unutturmaya çalışıyor ya, o da ayrı hikâye...

Ankara notları
*Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile SoruYorum programı vesilesiyle bir araya geldik. Genelde Melih Gökçek ile hep bir polemik münasebetiyle ekranlarda karşılaştığımız için sıra bir türlü şehircilik, mimari konuşmaya gelmiyordu. Önümüzdeki günlerde yayımlanacak bu söyleşiden Ankara ile ilgili birkaç notu sizlerle paylaşmak istiyorum. Esenboğa’dan Ankara’ya girişte ‘şirin mi şirin gecekondu evleri’ yıkılıp yerine estetik yoksunu korkunç TOKİ konutları yapılmıştı. Gökçek o evlerin o kadar korkunç gözükmeyeceği görüşünde, düzenleme bitince daha iyi olacağını iddia ediyor. Bu arada Melih Gökçek de tıpkı benim gibi Keçiören’de türeyen kilim desenli apartmanlardan şikâyetçi. “Bangladeş’teki kamyonlardan aldılar bunu” diyerek dalgasını geçiyor. Gelin görün ki Selçuklu mimarisini Ankara’ya taşımakta kararlı. Gökçek’in bir diğer büyük projesi ise ODTÜ arazisinden geçecek yol. Bu yolu yapmakta ısrarlı. Bir de iyi haber; sevgili ODTÜ’lüler alınmasınlar ama Ankara’nın en güzel doğa mekânı Eymir Gölü ODTÜ’lülerin kullanımından alınıp tüm Ankaralıların kullanımına açılacakmış. Sadece üniversitelerin elindeki yeşil alanlar değil, bence şehirlerin ortasındaki askeriyeye ait yeşil alanlar da kullanıma açılmalı. Sonuna kadar destekliyorum... 

*Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz derler; sevdikleriniz ile dolu, mutlu ve sıkıntısız bir pazar dilerim.

Bir sıkıntı da sinemada
*Ankara sıkıntısı denilince sanmayın ki tek sıkıntı siyaset sahnesinde. Bir diğer sıkıntı da sinema perdesinde. Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmi topu topu 25 sinema salonunda vizyona girdi. Kaç hafta vizyonda kalacağını tahmin etmek zor. Bir, iki, bilemediniz üç hafta. Benim gittiğim seansta sinema dolu değildi ama en azından boş da değildi. Kim bilir belki bunda filmin başrol oyuncularının renkli ve ünlü olmalarının rolü de vardır. Ya da en son magazin basınına yansıyan tuhaf polemik nedeniyle de film bayağı bir merak uyandırmıştır. Yeraltı, Demirkubuz’un benim izlediğim sinematografisindeki en zor ve en eğlenceli filmlerinden biri olmuş. Özellikle Engin Günaydın döktürüyor. Onun başarıyla canlandırdığı karakter hepimizin hayatından tanıdık bir ‘arkadaş’ı hatırlatıyor. 12 Eylül sonrasında bir ara hatırlarsanız ‘entelektüel’ dramları ele alan film çekmek bayağı bir modaya dönüşmüştü. Türk aydınının iç dünyasını anlatmaya çalışan bu filmleri anlamak ne yazık ki imkânsızdı. Kimsenin anlamadığı iç yolculuklar, senaryosuz bir senaryo, zorlama durağan planlarla sinemamızın dil olarak ‘kabızlık’ diyebileceğimiz bir dönemine denk gelen filmlerdi. İşte o dönemden yıllar sonra küçük aydınların dünyasında büyük bir hesaplaşma filmi ile Yeraltı karşımıza çıkıyor. Küçük hesaplar, yalan dünyalar, kıskançlığın insanın kendini zehirleyen dikenli tellerle donatılmış coğrafyası... Yeraltı yakın çevremizdeki mayın tarlasında sessiz bir yolculuğa benziyor.