Bir albay bir simitçiden ne ister?

Bu sorunun cevabı çok önemli. O kadar önemli ki Hrant Dink davasını bile çözebilir.
Bir albay bir simitçiden ne ister?

* Bu yıl çok tuhaf bir atmosferde 28 Şubat’a giriyoruz. Biraz belgeseller, biraz haberler, biraz da hafiften kıpırdayan savcılar sayesinde bir dönemin askerinin, bürokratının, savcısının ve elbette gazetecisinin siyasetçileri nasıl maymuna çevirdiğini detayları ile konuşmaya başladık. Madem başladık, gelin şu meşhur Şemdin Sakık andıcını da konuşalım. Hatırlarsanız Şemdin Sakık yakalandıktan sonra 105 sayfa ifade vermiş, bu ifadelere 30 sayfa yalan ve iftira dolu başka iddialar eklenmiş, basına servis edilmiş, basın da bunu tepe tepe kullanmıştı. Bunun arkasında Çevik Bir’in olduğu söyleniyor. Böylesine somut bir komployu bile yargılayamayacaksak neyi yargılayacağız? 

* Türkiye’de basının üzerinde kurulan bu baskıyla, görünen o ki her başarılı televizyon gazetecisi günün birinde dergi yöneticiliğini tadacaktır! 

* Yasin Hayal dün Taraf gazetesine verdiği demeçte çok şey söylemiş ama benim özellikle bir şey dikkatimi çekti. Yasin Hayal, Pelitli’de simitçilik yaparken askerler gelip Yasin Hayal’i alaya götürürlermiş. Alay komutanı Ali Öz, Yasin Hayal’i odasında ağırlar, çay ikram edermiş. “Yahu alay komutanı bir albay, bir simitçiden ne ister?” Bakın, bu sorunun cevabı çok önemli. O kadar önemli ki Hrant Dink davasını bile çözebilir. 

* Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hanefi Avcı’nın avukatından geçen gün bir mektup aldım. Hanefi Avcı hakkındaki bir idari soruşturmanın sonucunu ve eklerini yollamış. İncelediğimde şaşırdım zira bildiğiniz gibi Hanefi Avcı tutuklandıktan sonra Eskişehir’deki ofisinde kasetler bulunmuş ve bu kasetlere benimle Birand arasındaki bir görüşme de kaydedilmişti. “Şikâyetçi misin” diye sorulduğunda önce savcılıkta, sonra medyada, ardından da müfettişlerin sorduğu yazılı soruda kelimesi kelimesine aynı cevabı vermiştim. “Hanefi Avcı’dan değil, beni dinleyen her kimse ondan şikâyetçiyim” demiştim. Ne görsem beğenirsiniz, müfettişler beni de Hanefi Avcı’dan şikâyetçiler arasına katmışlar. Bu kadar somut söylediğim, medyada çıkan, hatta bu köşede yazdığım bir şey bile bu hale gelebiliyorsa vay haline bu soruşturmaların. 

* Gazeteci Doğan Yurdakul sağlık sorunu nedeniyle tahliye edildikten sonra dün Sözcü’ye ilginç bir Silivri gerçeğini anlatmış. Cezaevinde aynı davadan yargılanan mahkûmların birbirlerine koridordan geçerken bile selam vermesi yasakmış. 

* Selam vermenin bile yasak olduğu bir cezaevi ile ne kadar övünsek az! Diğer anlatılanlarla bu anekdotu birleştirdiğimizde, inanın Geceyarısı Ekspresi filminde bile Türk cezaevindeki mahkûmların durumu daha iyiydi. 

* “Hakan Şükür neden spor programında yorumculuk yapıyor” konusunu tartışmaktan, “Hakan Şükür neden milletvekili oldu” sorusunu tartışamıyoruz. Oysa asıl soru bu olmalı. Bir ödül müydü? Bir onurlandırma mı? Hakan Şükür’ün Meclis’te yan gelip yattığını biliyoruz artık... 

* Dün Bebek’te gazete alırken magazin dergilerinde fotoğrafı olmazsa olmaz Ayşe Kucuroğlu’nu gördüm. Aynı dergilerdeki fotoğrafları gibiydi... 

* Yeni bir hobim var; boş zamanlarımda Dilber Ay’ın ‘Zorunda mıyım?’ şarkısını dinliyorum. Şahan ile bir GSM firması için yaptığı versiyonunu değil canım, orijinal video klibini... Yönetmeni her kimse en az şarkının has arabeski kadar okkalı bir video klip çekmiş. İzlemeyenler için anlatmaya çalışayım. Önce Dilber Ay’ı bir kayığın içinde tek başına bir gölde ‘Zorunda mıyım?’ı söylerken görüyoruz. Ardından Dilber Ay elinde eski bir sevgiliye ait fotoğraflarla kumsalda yürüyor. Derken fotoğraflara tek tek acıyla bakıp gömüyor. (Evet yanlış okumadınız, gömüyor.) Sonra yine sandalda görüyoruz Dilber Hanım’ı, derken yine kumsalda... Bu sefer elindeki fotoğrafları yırtıyor... Yaratıcılık budur işte! Açın genç Nihat Odabaşı’ların önünü... 

* Hazırsanız, hükümet-cemaat kapışmasında, siyasi kulislerde taraflar arasındaki son durumu veriyorum. Hükümet kanadı “Biz ne krizler gördük, bu da onlardan bir tanesi, bunu da atlatırız” havasında. Cemaat (camia) kanadı ise “Biz ne hükümetler gördük, bu da onlardan biri, bunu da atlatırız” havasında. Valla durum aynen böyle. 

* Yeni laik umacımız: ‘Bunlar kızlarımızı okutmayacak.’ Dünya değişti, Türkiye değişti, AK Parti iktidarda 10 yıla geldi, laik korkularda bir adım geri gidilemedi. 

* Güler Sabancı denilince aklınıza ne geliyor? Sabancı Holding’in CEO’sunun basındaki genel imajı, dünyanın en başarılı iş kadınlarından biri olduğu yönünde. Farkındaysanız hakkında çıkan haberlerin neredeyse tamamı bunlardan oluşuyor. Bir de tabii vakıf ve sanat çalışmaları var. Geçen hafta Güler Sabancı’yı, yapımı için AKM’ye 30 milyon dolar aktaracaklarını açıklarken gördük. Bu hafta ise karşımıza, Sabancı Müzesi’nde Rembrant sergisinin açılışında çıktı. Polemiklerden uzak, derdi dünya ile olan, sanatı destekleyen, çok güçlü bir duruş. Bir iş kadını için ‘başarılı itibar yönetimi’ işte tam olarak budur.



* Peki, ben aylar aylar önce sizlere “Ekran şöhretini tadan Derya Büyükuncu’yu o havuza sokup olimpiyatlara yollayamazsınız” dedim mi demedim mi? Bakın neredeyse tüm kariyeri umut vaat eden yüzücü olarak yaşayan Derya, onca umut vaat ettikten sonra olimpiyatlara gitmiyormuş. Şimdi Nihat Doğan arkasından sallamasın da kim sallasın!