Birand...

Başına küçükken bir şeyler geldiğini biliyorduk ama ne o bunu televizyon ekranına taşımayı tercih etmişti ne de biz.
Birand...

Mehmet Ali Birand’ın kitabını aldığımda yeni bir şey bulacağımı düşünmemiştim. Yıllardır omuz omuza beraber çalıştığınız bir kişinin biyografisini okumanın çok da eğlenceli olduğunu söylemek zor. Daha çok hangi olaylar nasıl verilmiş, hangileri es geçilmiş, hangileri öne çıkarılmış gibi bir önyargı ile okumaya başladım. Bu yüzden Birand’ın hikâyesine benim de dahil olduğum 90’lardan itibaren kitabı okumaya başladım.

Yani ortasından başladığım kitap çok fazla sürprizi olmadan bitti. Ardından biraz da üşenerek kitabın en başına döndüm ve Birand’ın hikâyesini doğumundan itibaren okumaya giriştim.

Şaşırdım. Şaşırmakla kalmayıp allak bullak oldum. Kitabı bir nefeste okuduktan sonra da üzerine uzun uzun düşündüm. İlk olarak Can Dündar’ı ve kıvrak kalemini kutlamak gerekiyor. Müthiş bir insan hikâyesini titiz bir arşiv çalışmasıyla ortaya çıkarmış.

Gelelim Birand’ın hikâyesine... Beni en çok şaşırtan, böylesine yakından tanıdığım bir insanın öznel tarihi ile ilgili neredeyse hiçbir şey bilmemem oldu. Birand mı kendini bizden sakladı, biz mi merak etmedik, onca koşturmaca içinde zaman mı bulamadık emin değilim. Ancak böylesine yakın çalışıp bir insan hakkında böylesine az özel bilgi sahibi olduğum için hem kendime kızdım hem de özellikle bunun üzerine uzun uzun düşündüm.

Birand’ın çocukluğu film olur

Mehmet Ali Birand’ın ayağındaki sakatlık bu kitaba kadar kamuoyundan saklanan bir sırrımız gibiydi. Başına küçükken bir şeyler geldiğini biliyorduk ama ne o bunu televizyon ekranına taşımayı tercih etmişti ne de biz... Bu yüzden çekimlerde Birand yakın plan alınır. Yürürken gösterilmez ya da birkaç ufak adım atar, pek çok kişi de Birand’ın tek ayağının topalladığını fark etmezdi.

Kitabı okurken ilk kez bu ‘sırrımızın’ Birand’ın hayatını nasıl korkunç bir şekilde etkilediğini gördüm. Aylarca belinin üstüne kadar bir alçı ile yatakta yatmasını gerektiren onlarca ameliyat, bu ameliyatlarla mücadelesi, azmi, hırsı ve iyimserliği gerçekten çok etkileyici.

Sahnenin bir tarafında bunlar yaşanırken diğer tarafında Ömer Seyfettin hikâyelerini aratmayan bir yokluk ve yoksulluk içinde var olma çabası da insanı derinden etkiliyor. Onca yokluğun içinde onca acıya rağmen o dipsizmiş gibi gözüken kuyunun içinden çıkıp Birand olma hikâyesini okurken hiçbir başarının nedensiz ve rastlantısal olmadığını bir kez daha anlıyorsunuz.

Birand’ın hikâyesi aslında bir parça pek çok gazetecinin hikâyesinin özeti gibi. Biz halk çocuklarının içini bir alev gibi saran gazetecilik heyecanının bir örneğini okurken ‘déjà vu’ yaşıyorsunuz. Ben Birand’ın 90’lı yılların sonrasındaki habercilik heyecanına ve cesaretine hayran kalmıştım; meğer 70’lerin ortasından itibaren o heyecan tüm hayatını sarmış, onu ele geçirmiş de haberim yokmuş.

Birand’ı yakından tanıyanlar, sevgili eşi Cemre Birand’ın hayatındaki yerini de yakından bilir. Ancak ilk tanışma hikâyelerini okuduğumda Brüksel’e gidişlerinde böylesine tutkulu bir aşk hikâyeleri olduğundan haberdar değildim. Her başarılı erkeğin arkasındaki kadın hikâyesi Birand’ın hayat öyküsünde o kadar net ortada duruyordu ki...

Haber canavarı Birand

Birand gerçek bir haber makinesi hatta bir haber canavarı. Haber için herkesi, her şeyi bir kenara itebilir. Nitekim bu biyografide Can Dündar az da olsa bu huyunu da anlatmış. Hepimiz hatalar ve başarılar ile bir hayat örüyoruz. Eğer fırsat bulursak bu hatalar ve başarılar ile bir hesaplaşmaya girişiyoruz. Küçük Mehmet Ali Birand’ın hayata tutunma çabasını okurken bu büyük hesaplaşmanın izlerini bulmak beni hem sevindirdi hem hüzünlendirdi.

İzninizle bu yazıyı yıllar önce hasta yatağında alçılar içinde yatan 20 yaşındaki o genç Birand’a özel bir not ile bitirmek isterim: “Sakın hayata tutunmaktan vazgeçme genç adam, hem mesut ol hem de etrafını mesut et.”

Sevgilerimle...

Vehbi Koç’un Birand’ı keşfi

Birand’ın biyografisinde bir kurtarıcı melek ya da gaipten gelen bir yardım eli gibi uzanan Vehbi Koç’u da unutmamamız gerekiyor. Fakir ve engelli bir öğrenciye, hiçbir karşılık beklemeden yardım edişindeki cömertlik karşısında etkilenmemek elde değil. O öğrenci ile kurduğu mesafeli ama içten ilişkinin mektup satırlarına yansıması, aylarca ameliyat parasını ödediği o öğrencinin gazeteciliği seçmesi karşısında bırakın köstek olmayı verdiği destek ise inanılmaz. Vehbi Koç’a bu vizyonu karşısında hayran kalıyorsunuz. Zenginliğin sahip olunan banka hesaplarıyla değil o parayı ve gücü nasıl kullandığınızla ilgili olduğunu bir kez daha görüyorsunuz. Vehbi Koç’un neden zengin bir insan olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.