Bizim barış görüşmeleri gümlerse Oslo çözer mi?

Oslo tuhaf bir şekilde dünyanın dört bir yanındaki anlaşmazlıkların çözüldüğü bir noter gibi çalışıyor.
Bizim barış görüşmeleri gümlerse Oslo çözer mi?

“Oslo görüşmeleri internete ilk düştüğünde ne yaptınız?” diye soruyorum. “Şaşırdık” diyor. Ardından hemen dışişleri bakanlığını aradığını anlatıyor. Oslo’da bir balık restoranında oturuyoruz. Karşımda Norveç’in sempatik Ankara Büyükelçisi Janis Björn var. Birkaç yıl önce internete düşen PKK-Türkiye barış görüşmelerinden bahsettiğimi hemen anlıyor. Hatırlayacaksınız bu görüşmeler Oslo’da başlatılmıştı. “Hemen bizim dışişlerini arayıp ne yapacağımızı sordum. Birazdan onlarca gazetecinin arayacağını biliyordum” diye devam ediyor. Dışişleri bakanlığından “Hiçbir şey yapma, ne olumlu ne olumsuz hiçbir şey söyleme” yanıtını almış. Gülerek “Kolay olmadı ama diplomasi işte...” diyor.

Birkaç gündür Oslo’da barış süreci görüşmeleriyle ilgili söyleşiler yapıyorum. Oslo tuhaf bir şekilde dünyanın dört bir yanındaki anlaşmazlıkların çözüldüğü bir noter gibi çalışıyor. Oslo’da sadece barış görüşmelerine konsantre olmuş birkaç tane düşünce kuruluşu var. Dışişleri bakanlığı da bunun için örgütlenmiş. Kimi zaman resmi, kiminde ise gayri resmi olarak dünyanın çetrefilli bölgelerinde anlaşmazlıkların çözümü için hakemlik yapıyorlar. Düşmanları aynı. Masaya oturtup bir de üstüne anlaşma sağlatmak kolay iş değil. Görüştüğüm dışişleri mensuplarına da düşünce örgütlerindeki akademisyenlere de hep bu işin sırrını sordum. Aklımın bir kenarında son zamanlarda bizim barış sürecimiz ile ilgili yapılan olumlu-olumsuz açıklamalar vardı. 15 Ekim’de Abdullah Öcalan’ın bu görüşmeler hakkında yapacağı açıklama bir anlamda bizim barış sürecinin de kaderini belirleyecek. Bu bir kriz mi; eğer kriz ise nasıl aşılır sorusunun cevabını bulmuş durumdayım. Bundan uzun uzun bahsedeceğim ama bugün Türkiye bayram havasına iyiden iyiye girmişken sizlere biraz Oslo’yu anlatayım.

Şansımıza sonbaharın sanırım en coşkulu renk bayramının yaşandığı pırıl pırıl birkaç gün geçirdik. Oslo diğer İskandinav ülkeleriyle kıyaslandığında biraz daha yaşlı ve yorgun gözüküyor. Yine de yeni yapılan dünyaca ünlü mimarların binaları ile aradaki farkı kapatmaya çabalıyor. Snohetta ofisinin çizdiği opera binası şehrin Barkod olarak anılan bölgesinde tabiri caizse ‘fazla modern’ bir bina olarak yerini almış. Gelen turistler bu binanın tepeden aşağıya dışında yürüyerek mimari bir mabedi gezer gibi geziyorlar. Ben de binanın tepesine tırmanırken içimdeki fotoğraf canavarı sürekli bir şeyler çekip duruyor.

Oslo bir ressama neredeyse milli hazine gibi yaklaşıyor. Edward Munch bir milli değer olmuş. Sanırım ünlü ‘Çığlık’ tablosunu bilmeyeniniz yoktur. İşte bu tablo ve Munch’un eserleri Oslo’da kurulan bir müzede sergileniyor. Daha doğrusu dünyadan toplanan parçaları ile sergilenen bu devasa sergi bugün bitiyor. 6 ayda 500 bin kişinin gezdiği sergiye girerken önümde uzun bir kuyruk var. İçeride durup ‘Çığlık’ tablosunu uzun uzun seyrediyorum. Bundan bir süre önce bu tablo aynı müzeden çalınıp 2 yıl sonra hasarlı bir şekilde bulunmuş.

Maceralardan macera beğenin...
Dedim ya, Munch Oslo için milli bir hazine gibi...
Oslo Belediyesi sanatçının yaşadığı mahalledeki stüdyosunu da müzeye çevirmiş. Sabahın erken bir saatinde gidip gezdim. Stüdyonun olduğu mahallenin tamamı sanatçılara tahsis edilmiş. Bir sanatçının kapısını çalıp atölyesine girdik. Bir kıyıda şömine yanıyordu, etrafta ise yüzlerce portre duvara asılmıştı. Bizlere önümüzdeki ay başı Türkiye’ye gelmesi planlanan Norveç Kral ve Kraliçesi’ni affedersiniz ama neredeyse bir zombi olarak resimlediği portrelerinin fotoğraflarını gösterdi. Masanın üzerinde duran tabloid gazete, resimleri alıp kapağına koymuş, koskoca sekiz sütuna ‘Küstahlık’ diyerek de manşete çekmiş. “N’oldu peki, hakkınızda dava açılmadı mı?” diye soruyorum. Şaşırıyor. “Yoo hayır, resimler ulusal galeride sergileniyor” diyor.

Oslo sanat ile dolu, sanatla yaşayan bir şehir. Kaldığım otelin önünde beni dev bir Botero heykeli karşıladı. Vingland adında, sadece heykellerden oluşan, hayli ‘müstehcen’ sayılabilecek bir parkı yetmezmiş gibi bizim Belgrad Ormanları’na benzeyen Ekeberg Park daha modernist bir heykel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergiyi açan Christian Rings aynı zamanda Norveç’in emlak kralı. Çılgın milyarder olarak namı almış yürümüş. Sergiyi beraber gezmek için parkın içindeki Rodin heykelinin önünde buluşuyoruz. Çakma değil orijinal bir Rodin heykelinden bahsediyorum. Bunun gibi onlarca heykel parkın çeşitli bölümlerine dağıtılmış. Elimizde haritayla sonbaharın pastel bir resimden başını çıkarıp bizleri selamladığı parkın içinde gezerken “Neden bu heykelleri kendi evinize değil de bir parka koydunuz?” diye soruyorum. Heykellere 100 milyon dolara yakın para vermiş. “Norveç’e borcumu ödüyorum” diyor...
Zenginlik sadece sahip olmak değil sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmayı bilmek olmalı diye düşünüyorum.
Oslo’da o kadar çok anlatacak şey var ki...