Dönmek

Her gittiğimiz yere kendimizden bir şeyler götürüyoruz. Her döndüğümüz yerde ise kendimize ait bir şeyleri geride bırakıyoruz.
Dönmek

İçimde bir yerlere gizlediğim müzikçalarda Yeni Türkü’nün ‘dönmek’ adlı şarkısı çalıyor. Gençliğimin taze baharlarından tanıdık bir hüzün var. Duvarlardaki tablolar tek tek indiriliyor. Elektronik eşyaları, ne işe yaradığını karıştırdığım onlarca kumandasını toplayıp bir yana yığıyoruz. Bir yıl önce İstanbul’dan Londra’ya getirdiğim ya da buradayken aldığım sevdiğim kitaplardan oluşan mini kütüphaneyi yavaş yavaş yere indiriyorum. ‘Dönmek’ sahiden ‘mümkün mü artık dönmek?’ ‘Onca yollardan sonra yeniden yollara düşmek’ kolay mı?
Aklımda binbir türlü soru…

Elimi hangi kitaba uzatsam ya da dünyanın herhangi bir yerinden alelacele bavuluma atıp getirip kitapların arasına koyduğum hangi objeye dokunsam artık dönülmeyecek anılar aklıma çörekleniyor. Bazılarını bir daha hiç göremeyeceğim yerler ve insanlar tören geçidi başlıyor.
Can Dündar’ın yazdığı Birand kitabı elime geliyor. Londra’ya gelirken Birand’ı arayıp “Abi ben Londra’ya yerleşiyorum” dediğimde bir an duraksamış sonra her zamanki gibi bana destek vermişti. Henüz Birand kitabı çıkmamıştı. Yıllardır yan yana çalıştığımız Birand Londra günlerinde çektiği büyük acıları bizlerle hiç paylaşmamış, ne çocukluğundan ne de yurtdışında yaşadığı sağlık problemlerinden bahsetmişti. Telefonu kapatırken “Sakın vıkvıklanma orada ve kalabildiğin kadar uzun kal” demişti. Biz dönüyoruz, o gitti bakın…
‘Neresi sıla bize neresi gurbet, al bizi koluna ipekyolları, üstümüzden geçen gökkuşağı.’

Kütüphaneyi boşaltırken arkalardan bir yerlerde eski bir dosta rastlamış hissi uyandıran İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası elime geliyor. Bu yıl Londra Kitap Fuarı’nda nihayet İngilizceye çevrildiğini duyup sevindiğim bu kişisel tarihimin en gizli hazinesinin sayfalarını yavaşça karıştırıyorum. ‘Sevdalı bulutlar uçan halılar uzak değil dünyanın kapıları…’ Aklıma Hasan ve Serdar ile oturup sayfa sayfa birbirimize sesli okuduğumuz paragraflar geliyor.

Puslu Kıtalar Atlası’nın toz içindeki sayfalarında Uzun İhsan efendinin oğluna yazdığı son satırları yakalıyorum “Her baba oğluna bir şey vermek ona doğru ve gerçek olanı öğretmek ister. Oysa benim sana düşlerimden başka verebilecek bir şeyim yoktu” diyor.
Aklıma oğlum Mavi geliyor. Acaba ben ona içinde düşlerimin olduğu bir kitabı hediye edebilecek miyim sahi? Büyüdüğünü görebilecek miyim?

Mavi’nin ilk kez emeklediğinde ağladığım, ilk kez yürüdüğünde ise annesi ile bana sessiz çığlıklar attıran salonda eşyalar tek tek bir köşeye yığılırken içimi sessiz bir hüzün kaplıyor. Oysa buralara ait değilim. Artık biliyorum.
Peki ama ‘Neresi sıla bize neresi gurbet?’ Buna da bir cevap bulmalıyım.
Gidebilmenin gücüne inandım hayatım boyunca. Bırakabilmenin, hiçbir şeye hiçbir yere ölesiye ait olmamamın cazibesi ile büyülendim. Bir bavul, aklında ya da yanında sevdiklerin ver elini dünya… Belki de bu yüzden tanıdık tanımadık seyyahlar en iyi dostlarım oldu. Kütüphaneden üzerinde 8.5 metrelik bir yelkenli fotoğrafı olan kalın bir kitabı alıyorum. Üzerinde UZAKLAR yazıyor. Atasoyların dünya seyahati. Osman Atasoy’un yazdığı kitabı elime aldığımda arasından 5n1k için notlar aldığım kartlardan birkaç tanesi yere düşüyor. Kartların üzerinde hangi yıla ait oldukları yazmıyor. Bir cuma günü! Üzerinden en az 10 yıl geçmiş olmalı. Böylesine haymatlos bir hayat sürüp 15 yıldır aynı kurumda aynı işi yaptığım aklıma geliyor. Bunca yoldan sonra dönüp dolaşıp aynı yere gelmemin de bir başka anlamı daha olmalı.
Yeni Türkü söyleyip duruyor. ‘Rakılı akşamlar günbatımları çocuk gibi ağlar yaz sarhoşları...’ Her gidilen yer iyi anılar anlamına gelmiyor. Ayrılıklar, biten arkadaşlıklar, geriye getirilmeyecek anılar nöbet tutuyor zulada.

Brezilya’da Salvador Bahia’dan aldığım etekleri uğur getirdiğine inanılan ip bilekliklerden yapılmış siyahi bir kadının heykelciği duruyor kitapların arasında. Kaç yıldır bu renkli şeritleri kopartıp kopartıp koluma takıyorum uğur getirsin diye…
Sadece gittiğim yerlerin objeleri ya da kitapları yok seyyar mini kütüphanemde. Bir de gitmek istediğim hayalimde kuluçkaya yatırdığım ‘memleketler’ var. Bhutan adında bir seyahat kitabı geliyor elime. Osman beyin hediyesi.
‘Little MissTrouble’ adında Mavi’ye aldığımız 5 sayfalık mini bir kitap duyor yanında. Kitap demeyelim de içinde bir kelime olan kalın sayfalı bir kitapçık.

Her yerden çıkan onlarca not defterleri, bloknotlar, mektuplar, post-it’ler, anılar anılar, anılar… ‘Olmamış yaşamlar, eksik yarınlar, hatırlatır her şey eski aşkları.’
Her gittiğimiz yere kendimizden bir şeyler götürüyoruz. Her döndüğümüz yerde ise kendimize ait bir şeyleri geride bırakıyoruz. Bir süre sonra nereye gittik nereden dönüyoruz onun da pek bir önemi kalmıyor. Bir de bakmışsınız
‘Neresi sıla bize, neresi gurbet, yollar bize memleket’ olmuş haberiniz yok.
Her dönüşte hüzün ile heyecan ilk kez karşılaşıyormuş gibi birbiri ile kucaklaşıyor. O kadar...
Hepinize şimdiden iyi bayramlar dilerim.