Erdoğan'ın ülkesi

İngiltere'de, ABD'de, Almanya'da 'normal' karşılanan pek çok haber ve yorum Türkiye'de komplo teorilerinin kolaycılığı ile aşılmaya çalışıldı.
Erdoğan'ın ülkesi

Bir yıldır Türkiye dışında, Londra’da yaşadıktan sonra bu hafta sonu Türkiye’ye dönüyorum. Bu bir yılda sadece Türkiye gündemini değil Avrupa ve dünya gündemini de biraz olsun sizlerle paylaşmaya çabaladım. Türkiye’nin kendi tekrarı içine hapsolmuş siyasi ezberini karınca kararınca aşmaya odaklandım. Gördüm ki biz Türkiye’de pek çok olayı değerlendirirken bir süre sonra alışmaya, daha sonra da kanıksayarak günlük hayatımızın içine taşımaya başlamışız. Demokratik ülkelerde çok tuhaf karşılanacak, yadırganacak pek çok davranış bizde yaşam biçimine dönüştürülmüş durumda. Hatırlarsanız halimizi altı yanan bir kazanın içindeki kurbağanın durumuna benzetmiştim. Kazanın suyu yavaş yavaş ısındığı için alıştıra alıştıra pek çok konuyu içselleştiriyorduk. Oysa aynı kazana dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinden bir kurbağayı atsanız bizim kanıksadığımız bu kaynar kazanda bir saniye bile duramadan zıpladığı gibi kaçacağını anlıyordunuz. Bu konularla ilgili gözlemlerimi farklı başlıklarda hafta boyu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye’de siyaset ile ilgili kurulan bütün cümleler dönüp dolaşıp Başbakan Erdoğan’a bağlanıyor. Sadece siyaset ile ilgili konular değil, bir parktaki ağaçların geleceğinin ne olacağından Kürt sorununa... Ortadoğu barışındaki gelişmelerden Kars’taki bir heykelin ‘ucube’ olarak tanımlanıp yıkılmasına kadar Başbakan Erdoğan her şeyde görüş bildiriyor, pozisyon alıyor ve birebir ilgileniyor. İtiraf edeyim, bu gelişmiş demokrasiler için hiç de normal bir durum değil. Bir liderin böylesine geniş yetkilerle donatılmış olması ilk olarak o liderin karizmasını vuruyor! Gereksiz yere yıpranmasına yol açması bir yana, toplumun farklı kesimleri ile asla karşı karşıya gelmeyeceği konularda da onu zaman zaman bir ateş çemberinin içinde bırakabiliyor.

Dışarıdan bakıldığı zaman Türkiye kaba bir tercümeyle ama birebir çevirirsek ‘ERDOĞAN’IN ÜLKESİ’ gibi bir algıyla anılıyor. Sanıldığının tersine bu durum sadece Gezi olayları ile ortaya çıkmadı. Bu bir birikimdi ve Türkiye’nin bütün algısını altüst etmesi bir yana, demokrasi açısından hak etmediği bir lige düşmesine de neden oluyordu. Niyet ne olursa olsun, dışarıdan bakıldığı zaman tek adam üzerine inşa edilen böylesine bir iktidarın demokrasi literatüründeki tek karşılığı var.

Dışarıdan baktığınız zaman görülen bir başka gerçek de AK Parti’nin yanlış medya stratejisinin en büyük zararı AK Parti’ye vermesi. Gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerin hiçbirinde başbakanlar bu kadar sık konuşmuyor. Konuşmaları bu kadar çok haber kanalında, bu kadar uzun süre canlı yayımlanmıyor. Sadece bugün yapılan TBMM’deki salı grup toplantıları değil Başbakan Erdoğan’ın yaptığı bütün açılışlar, katıldığı toplantılardaki bütün konuşmaları canlı olarak onlarca haber kanalında kesilmeden yayımlanıyor. Bu konuşmaların pek çoğu aslında haber niteliği taşımıyor. Kimi kanallar gönüllü olarak, kimileri ise sürüden ayrılmanın endişesiyle bu konuşmaları mecburen yayımlıyorlar. Böyle olunca da Erzurum’da Dadaşlara yapılan ve tamamen o meydanın haletiruhiyesindeki bir konuşma, tahmin edersiniz ki Londra’da çok farklı yankılanabiliyor. Bir liderin ekranda aynı gün içinde bazen birkaç defa en az birer saatlik konuşmalarının yarattığı olumsuz algı bir yana, konuşmaların içeriği sıradanlaşıyor, değersizleşiyor.

AK Parti 11 yıllık iktidarında kendi medyasını yarattı. Bu normaldi. Normal olmayan, kendisi gibi düşünmeyen anaakım medyada neredeyse isim isim bir tasfiyeye girişmesiydi. Değişen Türkiye’de doğal olarak medya da değişecekti. Ancak bu değişimin, özgürlükler ve ilkeler yönünde değil, AK Parti’nin hoşuna gidenler ve gitmeyenler şeklinde yapılması hataydı.

Bu süreçte Başbakan yüzünü sadece kendi seçtiği gazetecilere döndü.

Başbakan medya stratejisini toplumun güvenini kazanmış, ilkeli gazeteciler üzerinden değil kendi beğenisini kazanmış daha düşük profilli gazeteciler üzerinden geliştirmeye çalıştı. Böyle bir fanusun içinde gerçeklikle bağlar koptu, saatler süren söyleşiler değersizleşti. Medyaya güven, anaakım medyadan muhalif kanallara, marjinal yayınlara ve sosyal medyaya transfer oldu. Gezi olayları sırasında medyanın susup, meydanın sosyal medyaya kalması böyle yanlış bir algı yönetimi stratejisinin sonucuydu.

Bu aşamada devreye giren uluslararası medya, AK Parti’nin alıştığı medya ezberini yerle bir etti. Habere haber olarak bakmalarının, yorumlarken sözlerini sakınmamalarının, sansürsüz ve müdanasız olmalarının, kontrol altına alınmış Türk medyası ile karşılaştırıldığında Başbakan Erdoğan’a büyük bir şok yaşatması normaldi.

İngiltere’de, ABD’de, Almanya’da ‘normal’ karşılanan pek çok haber ve yorum Türkiye’de komplo teorilerinin kolaycılığı ile aşılmaya çalışıldı.
Sadece İngiliz medyasının işleyişini bir yıl takipten sonra kesin olarak söyleyebilirim ki bu yanlış strateji de dönüp dolaşıp bir kez daha AK Parti’yi vuracaktır.

‘Büyük Kürt Barışı’, ‘Muhalefetin Dilsizliği’, ‘Sosyal Medyanın Demokrasilerdeki Gerçek Rolü’ gibi başlıklarla hafta boyu bu ‘dış’ gözlemlerime devam etmek istiyorum.