Her kürtaj bir Uludere'dir!

Başbakan, iddia ettiğim gibi İçişleri Bakanı'nın söyleminin yanında hizalanıyor. Tehlikenin büyüklüğünün farkında mısınız?

Türkiye yakın siyasetinde sanırım böyle bir benzetmenin yanına yaklaşan bir cümle bile yoktur. Hatta şöyle söyleyeyim, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in eleştirdiğimiz ve artık hayatımızın bir parçasına dönüşen sıradan siyasi potları bile böylesi bir benzetmenin yanına yaklaşamaz. Uludere’de 34 sivil ve masum insanımızın savaş uçaklarının ‘yanlışlıkla’ bombalayıp ölmesi ile bir kadının kendi vücudu ile ilgili karar verme hakkı olan kürtaj arasında bir bağlantı nasıl kurulur, inanın benim aklım hafzalam almıyor. Yanlış anlaşılmasın, muhafazakâr görüşlü bir parti ilderinin kürtaja karşı olmasını elbette anlayabiliyorum. Anlamadığım, hâlâ hesabı verilemeyen Uludere’deki masum insanlarımızın ölümü ile bunun nasıl eş tutulup medyaya çakmak için aynı cümlede kullanılabildiği.
Çok can yakıcı. Acıtıcı. Üzücü.
Başbakan Erdoğan’ın dün yaptığı konuşmada çok ciddi anlam kaymaları ve kavram kargaşası var. Başbakan Erdoğan uzun konuşmasının iki paragraflık kısmında sadece kürtaja değil sezaryene de karşı olduğunu söylüyor. Sezaryen ile kürtajı ya bilerek ya da bilmeyerek eş tutuyor. En hafif deyişle birbirine karıştırıyor. Neyse ki hemen ardından Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın konuyla ilgili düzeltmesi geldi (Evet, yine Başbakan’ın sözleri düzeltiliyor). Akdağ ‘gerekli olduğunda yapılan sezaryene değil kafasına göre yapılan sezaryene karşı olduğunu ve Türkiye’de bu rakamın dünya ortalamasının çok üzerinde olduğunu’ söyledi. Bakın bu da tartışılabilir bir konu. Ancak eğer iki kavramı yani kürtaj ve sezaryen meselesini tartışacaksak aynı cümle içinde kullanmamamız gerekiyor. Zira ilkinde bir canın alınması, ikincisinde ise bir canın dünyaya gelme şekli tartışma konusu. 

Sezaryen hakkında yanlış bildiklerimiz 
Başbakan Erdoğan eğer bir prompter kazası yapmadıysa sanırım konuşma metnini yazan genç arkadaşlar sezaryen ile kürtajı aynı şey sanıyorlar ve farkını bilmiyorlar.
Yakın zamanda eşim doğum yaptığı için sezaryen ile ilgili Türkiye’de oluşan algının aynen Recep Akdağ’ın söylediği gibi sıradan bir doğum yöntemi olarak algılandığı yönünde olduğunu gördüm. Yani doktorlar saatler süren bir doğum ile uğraşmamak için, özel hastaneler de ameliyat masraflarını doğum hesabına eklemek için pek çok hastayı sezaryen olmaya yönlendiriyor. Eğer hamilenin mensup olduğu ailenin hali vakti yerindeyse bu durum sorgulanmıyor. En azından Türkiye’de pek çok hamile kadın için ‘sezaryen algısı’ sıradanlaşmış durumda. Eşimin hamileliği sırasında beni en çok şaşırtan, yakın zamanda doğum yapan pek çok kadının ihtiyaçtan değil tamamen tercihten dolayı sezaryen ile doğumu tercih ettiği için normal doğum yapmaması olmuştu. Yani sezaryen artık pek çok çevre için bir zorunluluktan çıkmış, bir tercih meselesine dönüşmüş. Neyse ki doktorumuz bizleri aynen Recep Akdağ’ın sözlerinde olduğu gibi sezaryenin bir ameliyat olduğu ve ancak normal doğumdaki komplikasyonlar neticesinde bu yola başvurulacağı yolunda uyardı. Nitekim biz de kendimizi normal doğuma göre psikolojik olarak hazırladık. Gelin görün ki son haftalarda anne karnındaki bebek doğum için uygun pozisyonu alamadı. Biz de mecburen, bakın altını çiziyorum ‘mecburen’ sezaryen ile bebeğimizi aldırmak zorunda kaldık. Başbakan Erdoğan’ın sözlerine dönersek... Başbakan hem kürtaja hem de sezaryene karşı olduğunu söylüyor. Biz kürtaj yaptırmayı aklımızdan bile geçirmedik ancak normal doğum da olamadı. Erdoğan’ın bu sözlerinden yola çıkarsak ne yapmalıydık dersiniz?
Doğurmayıp çocuğu ana karnında mı büyütmeyi denemeliydik!
Böylesine tahrip ve tartışma gücü yüksek konuları gündemimize taşırken Uludere’de ölenlerin acısını, çocuğunu şu ya da bu nedenle aldırmayı düşünen bir anne adayının tedirginliğini veya sezaryen yaptırmak zorunda kalan hamile kadınların korkusunu gözünüzde canlandırıp birazcık özen gösterilmesini istemek çok mu fazla sahi? 

Başbakan, İçişleri Bakanı’na sahip çıkıyor 
Bu açıklamanın bir de unutmamamız gereken Uludere açısı var. Başbakan Erdoğan’ın bu sözleri, hükümetin Uludere algısındaki değişimin de ipuçlarını veriyor. Uludere bombalamasının olduğu ilk günlerde hükümet için sorumlularının ortaya çıkartılması gereken bir ‘askeri kaza’ şeklinde lanse edilmişti. Anladığımız kadarı ile artık Uludere, hükümetin sahiplendiği ve üzerinin örtülmesi gereken bir ‘devlet kazası’na dönüştü. Böylece 34 insanımızın pisipisine öldürüldüğü Uludere olayı muhalefet ile hükümet arasında onlarca polemik zemininden birine çekiliyor. Bu zemini az çok biliyoruz. Önümüzdeki günlerde Uludere tamamen hükümete karşı bir kampanyanın enstrümanı olarak sunulacak. Hükümetin verdiği pası muhalefet partileri sonuna kadar kullanacak; olan, ölüp giden 34 yurttaşımıza olacak. Başbakan’ın bu açıklaması sonrasında Uludere’de ölen insanlar için ‘figüran’ tanımlamalarını yapan İdris Naim Şahin’i AK Partili Hüseyin Çelik yalanlamıştı. Bu açıklamalar ile Hüseyin Çelik’in bakış açısı açığa düşüyor.
Yani Başbakan, benim ilk günden beri iddia ettiğim gibi İçişleri Bakanı’nın söyleminin yanında hizalanıyor. Sahip çıkıyor.
Bilmem, tehlikenin büyüklüğünün farkında mısınız?