İncili kaftanın faturasını kim ödeyecek?

Suriye krizinde Türkiye BM'den Ürdün veya Lübnan kadar yardım alamıyor. Hobbs bunun nedeni olarak Türkiye'nin ekonomisinin daha gelişmiş olmasını gösteriyor.

Dünyaca ünlü savaş muhabiri Christiane Amanpour dün Twitter hesabından ilginç bir haber linki tweet’ledi. Haber cnn’de yayımlanan bir video ile ilgiliydi. Başlığında ‘Dünyada hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği şehir’ yazıyordu. Ürdün’deki Suriyelilerin sığındığı Zaatari Mülteci Kampı anlatılıyordu. Bu kampa önümüzdeki günlerde gitmeye çalışıyorum. Gerekli izinleri yeni alabildik. Ürdünlü yetkililer bizden gideceğimiz günü bekliyorlar. Bu yüzden haber daha da ilgimi çekti. Haber aslında Dünya Yiyecek Programı (WFP) bağış kampanyasının son derece etkili bir videosuydu. 4 dakikalık videoda kamptaki çocukların durumu anlatılıyor ve bağışta bulunulması isteniyordu. Benim ilgimi çeken, bundan birkaç gün önce gittiğim Akçakale sığınmacı kamplarında gördüğüm bir uygulamanın neredeyse birebir aynısının Ürdün’de de yapılıyor olmasıydı. Kamplarda kalanlara sıcak yiyecek hazırlayıp dağıtmak yerine bir kart ve para verilip kendi alışverişlerini yapıp yemeklerini pişirmeleri sağlanmıştı. İçime bir kurt düştü. Bildiğiniz gibi Türkiye Suriye’den gelen sığınmacılara bugüne kadar resmi olarak 2 milyar dolar harcamak ile övünüyor. Bir de üzerindeki örtüyü kaldıramadığımız ağustos ayı sonuna kadar ‘Örtülü Ödenek’ten harcanan 800 milyon lira var ama onun nereye gittiğini bilmiyoruz.

İçime kurt düşmesinin ilk nedeni, bugüne kadar Türkiye’deki kamplarla ilgili hiçbir uluslararası yardım çağrısı videosunu görmemiş olmamdı. İkinci neden ise Akçakale’de WFP’ye ait hiçbir ambleme rastlamayışım oldu. Öyle ya madem uluslararası bir kriz yaşanıyor, madem milyonlarca insan Suriye’den kaçıp komşu ülkelere sığınıyor, o zaman Ürdün’de olan bu uluslararası yardım Türkiye’de neden yoktu! Akçakale kampına gittiğimde UNHCR’ye ait çadırları görmeme rağmen tek bir WFP logosu görmemem tuhaf geldi.
WFP’nin peşine bu yüzden düştüm.

1994 yılında Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak kurulan bu örgütün ana misyonu yiyecek yardımı yapmak. Kendilerini bir anlamda Birleşmiş Milletler’in yiyecek kolu olarak tanımlıyorlar. Olağanüstü bölgelerde tıpkı Suriyeli sığınmacılar olayında olduğu gibi olay yerine gidip tüm imkânlarını seferber ediyorlar. Bu konuda çok ciddi bir know-how’ları var. Dünyanın farklı bölgelerindeki kampları organize ettikleri için sistemin en iyi ve en verimli nasıl işleyeceğini biliyorlar. İlk olarak örgütün Suriyeli sığınmacılar ile ilgili basın sözcüsüne ulaştım. Laure Chadroui önce bana genel bir bilgi verdi. Şu anda Suriye krizi ile ilgili Türkiye dahil bütün ülkelerde faaliyet gösterdiklerini anlattı. Son bir yıldır Türkiye’de çalıştıklarını söyleyince şaşırdım. “Ürdün’de ne zamandır çalışıyorsunuz?” diye sordum. “Sığınmacı krizi ilk başladığından beri...” dedi. “Neden Türkiye’ye bir buçuk yıl geç geldiniz?” diye sordum. “Durun, ben size Türkiye’deki görevli arkadaşımızın numarasını vereyim, tüm ayrıntıları size o anlatsın” dedi.

Birazdan karşımda WFP’nin Türkiye sözcüsü Christina Hobbs vardı. Türkiye’ye geç gelmelerinin nedenini kendilerine değil Türk hükümetine sormamız gerektiğini söyledi. Sonuçta onlar resmi olarak yardım istendiğinde gelmişlerdi ve maddi manevi işe girişmişlerdi. WFP Türkiye’de 20 kampın 14’ünde faaliyet gösteriyor. Türkiye’ye gelir gelmez ilk işleri sıcak yemek dağıtımını durdurup Ürdün’de olduğu gibi para kart uygulamasına geçmek olmuş. Sıcak yemek uygulamasında bir sığınmacıya ayda harcanan paranın 150 dolar olduğunu, oysa kart uygulamasında bu rakamın 45 dolar ile kotarıldığını anlattı. WFP programı bunu dünyada ilk kez Suriye krizinde uygulamaya sokmuş. Sadece bir kişi için aradaki fark tam 105 dolar. Gelin isterseniz WFP’nin gelişine kadar olan kaybımızı basitçe hesaplamaya çalışalım: 18 ay x 250.000’e yükselen sığınmacı sayısı x 105 dolar= ???

Ortaya çıkan fark, biraz da Türkiye’nin ‘Ben kendime yeterim’ kibrinin bedeli olmalı. Suriye krizinde Türkiye ne yazık ki Birleşmiş Milletler’den Ürdün veya Lübnan kadar yardım alamıyor. Hobbs bunun nedeni olarak Türkiye’nin ekonomisinin diğer ülkelerle kıyaslandığında daha gelişmiş olmasını gösteriyor. WFP ayda 6 milyon doları Türkiye’ye harcıyor. Konuşmamız sırasında ilginç bir gerçeği daha öğrendim. BM bu sığınmacı krizi için ABD’den 2.98 milyar dolar yardım talep etmiş. Gelen rakam ise sadece 1.18 milyar olmuş. Bugün Başbakan’ın eleştirileriyle ağzından düşürmediği BM, bu krizde ABD’den Türkiye’ye yardım için 372 milyon dolar vermesini de rica etmiş. Eylül başına kadar gelen para sadece 59 milyon dolar olmuş.
Gördüğünüz gibi tüm o diplomatik restleşmelerin, meydan okumaların sonucu işte böyle faturalarda ortaya çıkıyor.
Türkiye’de hiç kimse Suriyeli sığınmacılara kapılarımızı kapatalım, savaştan kaçan insanları aç bırakalım, ölümden kaçanlara sırtımızı dönelim demiyor.
Tam da unuttuğumuz kızamık salgınının yıllar sonra Suriye sınırımızdan giriş yaptığı şu günlerde yapılan işleri somut olarak sorgulamamız gerekiyor.
Yoksa incili kaftan hikâyeleri ile yürütülen diplomasinin siyasi bedeli, ne yazık ki işte böyle hepimizin cebinden çıkıyor.