İşte çapulcunun sesi!

Gezi Parkı'nda o 'Çapulcular Korosu'nda şarkılar söyleyen bu pırıl pırıl gençler benim gibi insanların yıllardır içinde bastırdığı bambaşka bir özgürlük hareketini ayaklandırdı.
İşte çapulcunun sesi!

Tüm bu olan biten sırasında 2 dakikalık bir video beni bitirdi.
Ne zaman dinlesek benim ve eşimin gözleri doluyor. 14 aylık oğlum kucağımdayken ellerini sevinçle çırpıyor. Bir grup gencin Gezi Parkı barikatlarında söylediği ‘Duyuyor musun sesi?’ adlı şarkısı benim içimde büyük bir kırılmanın milli marşına dönüştü.
Sefiller müzikalinin finalinden uyarlanan bu şarkıyı arka arkaya dinlerken Boğaziçi Korosu mensubu bu gençlerin tek tek yüzlerine bakıyorum.
Hepsinin ayrı ayrı hikâyelerini düşünüyorum. Annelerinin-babalarının bu gencecik, pırıl pırıl çocuklarla nasıl övündüklerini gözümde canlandırıyorum.
İleride oğlum ne iş yapar, nasıl bir hayatı olur bilmiyorum ama “Ne yaparsa yapsın illa bu gençlerin arasında olsun; bu koroda, bu umutla şarkı söyleyen seslerden biri olsun, bir ağacı kurtarmak için günlerce parkta yatacak kadar cesur olsun yeter” diye içimden geçiriyorum.
İzninizle bugün sizinle biraz dertleşmek istiyorum.
Bu yazının kısa bir halini dipnot tablete yazmıştım ama sizin de bilmenizde fayda var.
Önceki gün bir okurumuzdan Gökhan Arslan’dan birkaç Radikal yazarına hitaben bir veda maktubu aldım. Yıllardır okuduğu Radikal’e veda ettiğini söylüyordu. Gezi eylemlerinde Radikal’in tutumunu yeterince ‘radikal’ bulmadığını gerekçe olarak gösteriyordu. Kendisine kısa bir veda cevabı yazdım. Radikal son olaylarda gerçekten hakkıyla bir sınav verdiğini ama artık normal bir gazeteciliğin bile kimseyi tatmin etmediğini, kuşku dolu bir ortama geldiğimizi anlattım. ‘Canının sağ olmasını’ söyledim, teşekkür ettim.
Dostça vedalaştık. Ayrıldık anlayacağınız.
Bu olaylar sonrasında ne yazık ki anaakım medyaya veda eden tek isim Gökhan değil.
Gezi eylemleri benim gibi yıllardır anaakım medyanın içinde tutunmaya çalışan bir gazeteci için mesleğim adına büyük bir hayal kırıklığı yaşattı.
Yılların biriktirdiği bir mesleki kırılmanın fay hattına ben de pek çok okur ve izleyicimiz gibi bu eylemler sırasında denk geldim.
Yıllardır bir dantel gibi örmeye çalıştığım mesleki bütün umutlarımı bir flikaya bindirip, küreklerini alıp bilmediğim açık denizlere doğru yola çıkardım.
Bundan sonra başına ne gelir bilmiyorum.
İşin fenası, artık çok da umurumda değil.
24 yıldır anaakım medyada gazetecilik yaparken hedefim hep her kesime eşit mesafede durmak oldu.
Takım tutar gibi siyasi parti tutmadım, zaten takım tutmayı da hayat boyu pek beceremeyenlerdenim.
Anaakım medya yani büyük kitlelere ulaşılan bu medyada her zaman sesini duyurmak isteyen, ihtiyacı olan birileri için var olmamın önemine inandım.
Yıllar önce rahmetli Meral Okay, 14 yıldır yaptığım 5n1k’yı kastederek “Prime Time’da vicdanlı bir sesin Türkiye’ye seslenmesi önemli, sakın bunu bırakma” dediğinde yaptığım işin ne kadar önemli olduğunu bir dosttan duyup şaşırmıştım.
Gezi olaylarında medyanın genel olarak aldığı tutum ile istemesem de ellerimle kurduğum bu paradigma kulesi pek çok meslektaşım gibi sessizce benim de üzerime yıkıldı.
Bir-iki gazeteyi ve TV kanalını saymazsak anaakım medya tek kelimeyle çöktü.
Tarafsız ya da objektif bile haber veremeyecek bir duruma geldi.
Yakın bir zamanda basında Gezi efektini göreceksiniz. Nitekim NTV’den yılların Cem Aydın’ının istifası, Ali Kırca ve ekibinin zorunlu izne çıkarılması bu Gezi efektinin sadece bir başlangıcı. Yeni ‘cadı avı’ listeleri ile başka gazeteciler de işten attırılmaya çalışılacak. Direnebilen patronlar direnebildikleri kadar direnecekler. Bu, madalyonun bildiğimiz yüzü. Yapacak çok bir şey de yok.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, yönetmen Zeki Demirkubuz’un olaylar sırasında bana da söylediği bir haletiruhiye hâkim: “Evet, bu halk bizi utandırdı ve uyandırdı!”
Bunca eylem sonrasında sadece Başbakan Erdoğan’a değil biz gazetecilere de çok önemli bir mesaj verildi.
Gezi Parkı’nda o ‘Çapulcular Korosu’nda şarkılar söyleyen bu pırıl pırıl gençler benim gibi insanların yıllardır içinde bastırdığı bambaşka bir özgürlük hareketini ayaklandırdı.
Anaakım medyada sürekli baskı altında tutulan gazetecilerin aralarında farklı bahanelerle kurduğu duvarları yıkmalarına yardımcı oldular.
Dün Gökhan adlı okurumuzla vedalaştık ama ben bunu yeni bir başlangıç olarak görüyorum. Biz işimizi iyi yapınca eminim Gökhan da anaakım medyaya küsen yüzlerce, binlerce insanımız gibi geri dönecektir. Onları yeniden kazanmamız için daha çok çalışmamız ve daha objektif, daha korkusuz olmamız gerekiyor.
Gezi Parkı sadece gidip görenler için değil kilometrelerce uzakta olayları izleyenler, şarkılarını dinleyenler için de bambaşka bir ilhamın kapısını araladı.
Bahsettiğim Çapulcu Marşı şu sözlerle bitiyordu:
Sen de gel katıl bize diren bütün bu baskıya,
Durur koca dünya barikatın arkasında
Sen de özgürlüğün için diren omuz omuza
Duyuyor musun bizi işte çapulcunun sesi...
... Evet duyuyoruz, duyduk sizi.
Teşekkürler çapulcular...