Kim gayretullaha dokunacak?

Demokrasi, hukuk ve bireysel hakların güvence altına alınmadığı bir Türkiye'de bu kavganın iki kazananı olmayacak.

İsterseniz önce önemli ve gözden kaçırılmaması gereken bir tespiti yaparak başlayalım. Ak Parti ile cemaat arasında dershanelerin kapatılmasından dolayı bir kriz çıkmadı, Ak Parti ile cemaat arasında bir kriz çıktığı için dershaneler kapatıldı. Bu krizin detaylarını ve geçmişini defalarca yazdığımız için bu yazıda bir kez daha tekrar etmeyeceğim.

Ancak bu krizin geleceğine yönelik emareler neredeyse gün gün gelişerek devam ediyor. Bu gelişimin nasıl bir noktaya evrileceğini tahmin etmek için bu emareleri iyi analiz etmemiz gerekiyor. Ne yazık ki her konuda olduğu gibi bu krizde de basın ikiye bölündüğü ve herkes bir tarafın görüşünü ölesiye savunduğu, diğer bir kesim de ‘yiyin birbirinizi’ kolaycılığına kaçtığı için objektif olmak, ortada kalabilmek kolay iş değil.

Bu aşamada önemli bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Daha önce sizlere bu çatışmanın AK Parti ile değil Başbakan Erdoğan ile cemaat arasında süregittiğini söylemiştim. Evet aynen böyle gidiyor ancak burada küçük bir düzeltme yapmam gerekiyor. Bu algı ilk bakışta cemaatin işine gelen bir durum ve Erdoğan’sız da pekâlâ AK Parti ile cemaat yola devam edilebilir gibi bir sonuç çıkartıyordu. Oysa bugün ortaya açılan belgelere baktığınız zaman Milli Görüş ile cemaatin DNA’ları arasındaki farklılıkların Başbakan Erdoğan’ın ötesinde olduğunu daha net görebiliyoruz.

AK Parti hükümeti döneminde cemaatçilerin fişlenmesine nerede ise hiç ara vermeden devam etmiş olması bu kavganın aslında sadece Başbakan Erdoğan özelinde değil ‘Neo-Milli Görüş’ adını verebileceğimiz hükümetin bir politikası olarak yönetildiğini fark ediyorsunuz. Yani bugün ortaya çıkan manzaradaki Başbakan Erdoğan-cemaat çatışması aslına bakarsanız en çok Milli Görüş gömleğini üzerinden hiç çıkartmayan ve bu çatışmayı zaten yıllardır alttan alta götüren kesimlerin işine geliyor. Görüyoruz ki ortada Milli Görüş ile cemaat arasında tarihten gelen bir hesaplaşma ve geleceğe yönelik bir ayrışma var. Bugün bu ayrışmayı sadece Başbakan Erdoğan’ın ismine indirgemek Ak Parti için riskli bir siyasi tavır gibi gözükse de altta kalan buzdağının üzerinin örtülmesini sağlıyor. Hatta bu kişiselleştirme Başbakan’a politikada çok sevdiği mağdurluk zırhını giydirirken cemaati bazı kesimlerin gözündeki ‘olağan şüpheli’ algısıyla köşeye sıkıştırıyor. 

Gelelim krizdeki yeni aşamaya… Görünen o ki Ak Parti cemaat kirizinde yeni müttefikler de oluşmaya başladı. Örneğin normal şartlarda hemen hiçbir konuda anlaşamayacak olan hatta birbirleri aleyhinde demedik sözü bırakmayan, aleyhinde kitap yazan Mehmet Baransu ve Uğur Dündar’ın bile aynı haber başlığı altında buluştuğunu görebiliyorsunuz. Başbakan Danışmanı ve Bakan’ın malum kayınpeder-enişte yolsuzluğu iddialarının ilk işaret fişeğini Taraf yazarı Mehmet Baransu isim vermeden Twitter’da yazmıştı. Bombayı Sözcü’de Uğur Dündar patlattı. Bu, kendi alanlarında uzman iki gazeteciyi buluşturan çok tuhaf bir rastlantı.

Sözcü’nün ve Taraf’ın manşetlerinin iki ayrı koldan iktidarı kuşatmaya aldığını görüyoruz. Emin Çölaşan’a gönderilen iktidara yakın belaltı kasetler yayımlanmazken, Sözcü yazarı Necati Doğru köşesinden seslenerek “Ben bulmadım sizde varsa Başbakan’ın oğlunun gemicik belgelerini bize gönderin” çağrısı bu kuşatmanın artarak çoğalacağının işaretlerini fazlasıyla veriyor.

Hükümet bir yandan yolsuzluk belgeleri ile kuşatılırken diğer yandan da devletin içindeki icraatların ortaya saçıldığı kurumsal belgeler ile etrafı çevriliyor. Son olarak Taraf gazetesinde hükümetin cemaatlere yönelik fişlemelerinin 2013 yılına kadar devam ettiğine dair haberler bu dalganın da bitmeyeceğini, bırakın bitmeyi daha da büyüyeceğini gösteriyor.

Bu noktada 2013 yılına kadar süren fişleme belgelerine bakıp ortaya çıkan belgelerle ilgili kritik bir soru daha sorabiliriz. Cemaat bürokraside devleti ele geçirmek için mi örgütlendi-örgütleniyor, yoksa günün birinde devlet cemaati bitirmeye kalkarsa bunu engellemek için mi bürokrasiye ilgi gösterdi-gösteriyor?

Bu arada Sözcü bir yandan hükümete manşetten vuruyor ama diğer yandan da Ergenekon soruşturmalarında cemaatin devlet içindeki örgütlenmesini ifşa eden eski bürokratların kritik demeçlerini yayımlayarak hükümete de yol gösterici hatırlatmalarda bulunuyor! 

MİT krizinin ilk başladığı günlerde Ak Parti’nin önde gelen isimlerinden birine bu günleri öngörerek “Başınıza geleceklerden korkmuyor musunuz” diye sormuştum. “Korkmuyoruz, zira bizim kasetimiz masetimiz yok” demişti.

Benzer bir soruyu yine o dönemlerde cemaatin önde gelen isimlerinden birine “Günün birinde cemaate yönelik operasyondan korkmuyor musunuz” diye sormuştum. “Korkmuyoruz, bizim örgüt mörgüt yapımız yok” demişti.

Devletin içinde veya zirvesinde bu tanıdık kendine güven ve ruh hali bir dönem askeriyenin tepesindeki generallerde de vardı. Sonuç ortada…

Yeniden, bıkmadan, bir kez daha tekrar ediyorum: Demokrasi, hukuk ve bireysel hakların güvence altına alınmadığı bir Türkiye’de bu kavganın iki kazananı olmayacak.