Kızlı-erkekli ev olay yeri inceleme birimi!

Son zamanların en gizemli tehdidi ve bu tehdit ile mücadelesiyle karşı karşıyaydık ve aklım hâlâ anlamamakta direniyordu!

Dün televizyonda salı gerilim kuşağında yayımlanan Meclis grup konuşmalarını dinlerken sakince Başbakan’ın neye sinirlendiğini anlamaya çalıştım. Sahi Türkiye’nin Başbakanı’nı bu derece kızdıran ne olabilirdi? Tamam, Kızılcahamam toplantılarından sızan malum ‘kızlı-erkekli kalınan evler’ ile ilgili bir sıkıntı vardı ama Başbakan’ın başdanışmanı bu demeci yalanlamış, Sayın Bülent Arınç da yanlış anlaşıldığını söylemiş, meseleyi kapatmıştı. Başbakan Erdoğan’ın ilk öfkesi bunaydı. Konuşmasına ilk olarak AK Parti’nin bu iki önemli ismini
yalanlayarak başladı. “Ben karakteri itibariyle farklı bir siyasetçiyim. Ve bir yerde konuştuğumu inkâr etme anlayışına sahip bir insan değilim.
Ne yapıyorsak inanarak yaparız, ne söylüyorsak da arkasında durarak söyleriz. Öyle eğilip bükülerek bir şeyi sürdürmenin hesabı içinde olmadım, olmam” diyerek o sözleri söylediğini kabul etti. AK Parti’nin iki önemli ismini de boşa çıkarttı!

“Bu parti içi meseledir” deyip ben yine samimiyetle Başbakan Erdoğan’a kulak kabarttım. ‘Kızlı-Erkekli Ev Olay Yeri İnceleme Birimi’ olarak Başbakan’ın cümlelerini daha bir dikkatle dinlemeye başladım. Başbakan diyordu ki: “Biz kızların-erkeklerin devletin yurtlarında karışık kalmasına müsaade etmedik, etmiyoruz.” Bu yeni bir bilgiydi. Bugüne kadar hükümetin yurtlara yönelik böylesine net bir tavrı olduğunu sanırım Türkiye kamuoyu ile birlikte ben de yeni öğreniyordum. Başbakan “Bazı gazeteler şöyle yazmış” diye devam etti. “Fırçayı bu sefer kim yiyecek” diye arkama kaykılırken Başbakan hiç takılmadan sözlerine devam etti. “Ne yazarlarsa yazsınlar. Dünyada eğitim-öğretim psikolojisinin içinde bile açıklaması yapılamaz.” Neyin yapılamaz? Burası da tam bir muammaydı... Dünyada eğitim-öğretim psikolojisinden kasıt eğer yurtdışında büyük üniversitelerdeki durum ise Batı ülkelerinin neredeyse tamamında kızlı-erkekli yurtları olan üniversiteler mevcuttu. Ev konusunu kendisine mevzu eden siyasetçiyi ise en azından ben bugüne kadar ne duymuş ne de görmüştüm. Başbakan Erdoğan ise pek böyle düşünmüyordu. “Biz buna da müdahil olduk, yurtlarımızda kızlarımızı erkek öğrencilerle ayrıştırma çabasına devam ediyoruz. Bazı yerlerde yurtlar noktasında ihtiyacına cevap veremediğimiz için evlerde kalma noktasında sıkıntı yaşanıyor. Buralarda güvenlik güçlerimize gelen istihbari bilgiler var.” Oh be, işte asıl meseleye gelmiştik. Konuşmada geçen ‘istihbari bilgi’ ilk anda bir illegal yapılanma terminolojisini tarif ediyor gibiydi ancak detay yoktu! ‘Ev’de nelerin döndüğü hakkında bir ipucuna hâlâ ulaşamamıştım.
Konuşmanın devamında bir başka sürpriz bizi bekliyordu. “Valiliklerimiz bu durumlara müdahale ediyorlar.” Müdahale derken ne kastediliyor mümkün değildi ancak valiliklerin de boş durmadığı gerçeği ile göz göze gelmiştik işte! Tam meseleyi öğrenecekken konuşma bir kez daha köşe yazarlarına fırçaya kaydı. “Bundan niye rahatsız oluyor? Bazı köşe yazarları inadına bu tür şeyleri yazıp çizecekler diye biz bu ihbarları bir kenara atamayız.” Belki kenara atılamazdı ama buraya kadar ben hâlâ ihbarın ne olduğunu, kızlı-erkekli evlerde neyin rahatsız ettiğini öğrenememiştim. Hay bin kunduz!

Daha bu soruların cevabını bulamadan Başbakan Erdoğan istihbaratın kaynağını açıklamıştı bile... “Bunlar aynı apartmanın içinde daire komşuları ihbarı yapıyor.” Dünya bu kadar kirlenmiş olamazdı sayın seyirciler! “Buralarda nelerin olduğu belli değil. Karmakarışık her şey olabiliyor. Anneler-babalar feryat ediyor.” Emniyet, vali, komşular anneler-babalar herkes feryat figan, gelin görün ki hâlâ ne olduğunu anlamak mümkün değildi. Oysa Başbakan Erdoğan konuşmasında olayı tanımlamış ve çözüm aşamasına gelmişti bile... “Bu adımlar atılacaktır. Bunlara da kusura bakmasınlar muhafazakâr demokrat olarak müdahil olmak zorundayız. Bu yaşam tarzına müdahale değildir. Yorumlayanlar varsa aynen devam etsinler. Ama biz böyle bir sorumluluğun manen altına giremeyiz.”

İşte İsviçreli liguistik uzmanlarının bile zorlandığı satırlardan bir buket dahaydı. Hangi adımlar atılacaktı, neye müdahil olunacaktı ve bu müdahale yaşam sınırı hattında nasıl son bulacaktı, eğer bunlar olmazsa hangi sorumluluğun altına girilecekti? Bu soruların cevabı hâlâ ortada gözükmüyordu ama olsundu... “Bu ülkede annelerin-babaların kahir ekseriyetinin bu işlere asla müsaade etmeyeceğini bilen insanım. Damdan düşen bir insanım. Nerede nasıl seslerin yükseldiğini bilen insanım. Bu işte biz kararlı adım atmaya mecburuz.” 

İşte tam bu an artık çaresizlik içinde televizyonu kapattım.
Son zamanların en gizemli tehdidi ve bu tehdit ile mücadelesiyle karşı karşıyaydık ve aklım hâlâ anlamamakta direniyordu!
Yine de bu konuşmanın metin yazarını takdir ettim. Hiçbir şey söylemeden çok şey söyleme sanatı üzerine gerçek bir başyapıt ortaya konmuştu.

Türkiye’de siyaset işte tam da böyle yapılıyordu.