Kürt sorununun çözümünü ABD'de aramanın utancı!

Farkında mısınız hepsinin adresi aynı. Hangi kapıyı açsanız Washington'a ya da ABD'ye çıkıyor. Herkesin gözü kulağı büyük abinin ne diyeceğinde.

Bayram değil seyran değil, Mesud Barzani Türkiye’ye gelip Başbakan’la konuşuyor. BDP’liler cümbür cemaat Washington’a gidiyor. KCK operasyonları durdu, tutuklular arasındaki simge isimler sessiz sedasız serbest bırakılıyor. Bahar geldi, PKK sessiz, polis-asker operasyonlara aralıksız devam ediyor. Oslo görüşmeleri rafa kaldırılmakla kalmadı, mahkemeye taşındı. Başbakan’ın MİT’çilerin ifade vermesine izin verip vermeyeceği, sonrasında Danıştay’a giden dosyanın nasıl şekilleneceği merak ediliyor. Düne kadar inisiyatif İmralı’da, Abdullah Öcalan’daydı, o da sustu, susturuldu.
Ortadoğu’ya ‘demokrasi pazarlayan’ Türkiye’de PKK’lıları ‘gerilla’ olarak tanımlayıp yayına gireceği söylenen El Cezire bir yıldır ekibini tamamladı ancak Türkçede bir türlü yayına çıkamıyor.
Anlayacağınız Kürt sorununa bir mola verdik. 

Peki n’oluyor?
Yeni bir eşiğe gelindi. Oslo süreci elde patladı. KCK operasyonlarının devamında hükümetin eski hevesi kalmadı. PKK’nın eli kolu bağlandı. Kürt sorunu kilitlendi. Daha açık söyleyelim, mesele ortada kaldı. Oysa siyaset boşluk kaldırmaz. Eylemsizliğin boşlukları doldurulur. Şimdi hem hükümet hem BDP hem PKK hem de Kuzey Irak’ta yeni bir politika arayışı var. Ezberlerin bozulduğu, umutların tükendiği, hevesin kalmadığı bir ortamda herkes yeni sözcükler bulma, yeni bir siyaset tasarımına girme telaşında. Bu yüzden herkes yoğun diplomatik temaslara merak sardı. Herkes birbirinden bir şeyin icazetini alma telaşında. Eylem değil politikayı yeniden belirleme zamanlarındayız.
Bundan sonra ne olacağına ilk adımı atan belirleyecek. Şimdilik tüm taraflar Kürt politikasının geleceği yönünde istişareye yatmış gözüküyor. Diplomatik bir istişareden bahsediyorum. Bu önümüzdeki yıllarda Türkiye sınırlarının küçülmesini ya da büyümesini belirleyecek önemli bir istişare.
Gelin görün ki insanı üzen bir yanı da var bütün bu istişarelerin, görüşmelerin, temasların. Farkında mısınız hepsinin adresi aynı. Hangi kapıyı açsanız Washington’a ya da ABD’ye çıkıyor. Herkesin gözü kulağı büyük abinin ne diyeceğinde. Mesud Barzani’nin daha dün Barack Obama tarafından başkanlar gibi karşılanmasının da nedeni bu, BDP’lilerin de Washington’da ilk olarak Obama’ya yakın Brookings Institute’e gitmesinin nedeni de bu. Anlayacağınız bizim memleketin sınır boyunun hesabı ‘yine’ ABD’de yapılıyor.
İnsana da en çok bunu bilmek koyuyor!



Ergenekon külliyatı üzerine notlar
Ergenekon süreci pek çok kişinin tutuklanmasına ve tutuklu bulunan ya da davayı yakından takip eden pek çok kişinin de farklı vesileler ve kapsamlar içinde kitaplar yazmasına yol açtı. Türkiye tarihinin ileride ‘Ergenekon külliyatı’ olarak anacağı geniş bir araştırma kitapları kütüphanesi doğdu diyebiliriz. Bu kitapların kimi günlük şeklinde, kimi detaylı araştırma kitapları, kimiyse cezaevi anılarından oluşuyor. Herkes kendi bakışı açısından Ergenekon dediğimiz büyük filin bir yanından tutup anlatmaya çabalıyor. Aralarından sadece bir kesime yakın olan yazarları okuduğunuzda bilgileriniz eksik ve yanlı kalabiliyor. Oysa hepsini okuduğunuzda kimin neyi ne kadar yazdığını, kimin yazdıkları satırlar arasına aslında neleri gizlediğini net bir şekilde görebiliyorsunuz. Son zamanlarda bu alanda yayımlanan birkaç kitap şimdiden çok satan kitaplar listesine girdi. Bunlardan yakın zamanda okuduğum birkaç tanesi ile ilgili gözlemlerimi ve notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
İmaj ve Hakikat; Alper Görmüş daha önce Nokta dergisinde yayımladığı ve sonrasında Taraf’taki köşesinde sık sık andığı Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüğün tamamını bu kitapta toplamış. Benim en çok ilgimi çeken, bugüne kadar ilk kez yayımlanan, ordunun içindeki yolsuzluk iddiaları oldu. Özden Örnek’in neredeyse bir dedektifin günlüğü şeklinde yazdığı yolsuzluk iddiaları o kadar önemli ki yakında savcılık harekete geçmezse şaşarım.
Baba Seni Oraya Neden Koydular; Nedim Şener cezaevi günlerini anlatıyor ve kendisi hakkında başta Nazlı Ilıcak olmak üzere diğer yazarların iddialarına tek tek bu son kitabında cevap veriyor. İlk kez bir Ergenekon kitabında gülmekten kendimi alamadım. Şener, Yalçın Küçük ile Metris’te karşılaştıkları geceyi anlatırken espriyle karışık “Cezaevine düşmek zor, Yalçın Küçük ile cezaevine düşmek çok daha zor” diye yazmış.
Pirus; Mehmet Baransu ve Tuncay Opçin, Ergenekon’un temeli sayılabilecek 28 Şubat günlerini irdeleyen bir kitaba imza atmışlar. Kapsamlı bir araştırma, o günü hatırlamayanlar için iyi bir toparlama, yeni belgeler de var. En büyük talihsizliği Birand’ın çok konuşulan 28 Şubat Belgeseli ile aynı yılda çıkmış olması.
Samizdat; Soner Yalçın her zamanki araştırmacı titizliği ile çok konuşulacak bir kitap yazmış. Bugüne kadar Ergenekon sürecindeki iddialar üzerine yazılan en detaylı çalışma dersek yanlış olmaz. Kendisinin yargılandığı Odatv davası sürecini tüm Ergenekon davasına bakarak anlatıyor. Bunu yaparken gözaltına alındığı ilk 30 günü sağlam bir kurgu ile dakika dakika yazıyor. Beni en çok şaşırtan, Soner Yalçın’ın oğlu ve yakınlarına yönelik hislerini ilk kez açıkça yazması oldu.