Londra Moda Haftası'ndan nasıl kovuldum?

Hayatımda bir mekândan ikinci kovulma vakasını dün yaşadım. Üstelik bu sefer oldukça havalı bir yerden.
Londra Moda Haftası'ndan nasıl kovuldum?

Sanırım 3 yıl önce bir yaz gecesiydi. “Bodrum’da Ajda Pekkan konseri var” dediler. Eşim Zeynep’le “Hadi gidelim” dedik. Konserin olduğu alanda halk kısmı ile loca kısmının arasında yaklaşık bir metre yüksekliğinde duvar vardı. Biz loca olayına kıl olduğumuz için halk kısmında kalmayı planlamıştık. Ancak konserin halk kısmıyla Ajda Pekkan’ın sahnesi arasında neredeyse bir futbol sahası büyüklüğündeki alan localara ayrılmıştı. Üstelik locaların hepsi rezervasyonlu ve doluydu. Bir şişe votkayı açtırmayı göze alsak da ayakta dikileceğimiz bir standımızın olma ihtimali yoktu. Bir ara tuvalete gittim. Döndüğümde Zeynep bir metrelik duvarın loca kısmına geçmişti. Beni görünce ‘gel gel’ işareti yaptı. Ben de “Sanırım bizi tanıdılar ve içeri aldılar” düşüncesiyle loca kısmına geçiverdim. “Buraya nasıl geçtin?” soruma Zeynep’in son derece ilginç bir cevabı vardı: “Duvardan atladım!”

Neyse biraz güldük ve konserin başlama saatini beklemeye başladık. Bu arada tam kapının yanındaki girişte oturduğumuz için konsere gelen hemen herkesle selamlaşıyorduk. En az 10 kişi locasına davet ediyordu ama biz locacı değildik! Konserin başlamasına birkaç dakika kala korumalardan biri yanımıza yaklaşıp bu bölüme nasıl geçtiğimizi sordu. “Kem küm duvardan atladık” dedim. İkinci soru daha hedefe yönelikti: “Locanız var mıydı?” Cevabımız netti: “Hayır yoktu.” Koruma tüm heybetiyle “Lütfen sizi dışarı alalım” demesin mi? Etrafta merakla bu diyaloğu izleyenleri geçtim, magazin gazetecisi meslektaşlar kapıda bekliyor. İşin ucunda konserden kovulup ‘Bizden kaçmaz’ kameralarına madara olmak var. Biraz da bu stresle son kozumuzu oynadık. “Acaba bizi dışarıya şutlayan koruma bizim kim olduğumuzu biliyor muydu?” Korumanın cevabı aynen şöyleydi: “Elbette kim olduğunuzu biliyoruz Cüneyt Bey, lütfen sizi dışarı alalım...” Güler misin ağlar mısın noktasında bizim tercihimiz, içine düştüğümüz sefil durum karşısında kahkahaları patlatmak oldu!

Dışarı çıktıktan birkaç dakika sonra Sevgili Elif Dağdeviren arkamızdan koşarak yetişti. Onun locasında oturabileceğimizi söylüyordu ama bu aşamada gururumuz buna el vermiyordu. Elif’in forsu sayesinde birazdan şef garson, şef koruma müdürü ve bütün şefler yanımızda, localara dönmemiz konusunda ısrar ediyorlardı. Elbette dönmedik ama konser alanının iskelesinden Ajda Pekkan’ı dinleyip üçümüz de şahane bir gece geçirdik.



Defileyi bahçeden telefonla izledim

Hayatımda bir mekândan ikinci kovulma vakasını ise dün yaşadım. Üstelik bu sefer oldukça havalı bir yerden, Londra Moda Haftası’ndan kovuldum. Her şey Zeynep’in aylardır uğraştığı Top Shop - Google+ defilesinde yaşandı. Zeynep son dakikada beni ve kameramanımızı gazeteci kadrosundan akredite etmeyi başardı. Gelin görün ki free-lance çalışan kameramanımızın o gün önceden ayarlanmış işi vardı. Üstelik akreditasyon kartlarımızı da alamamıştık. Benim fotoğraf makinesinin aktarma kablosu da ortada yoktu. Sonuçta ben kös kös sadece cep telefonum ile birlikte defilenin yapılacağı Tate Modern’e doğru yola çıktım. Defile salonunun önünde onlarca paparazzi, boyunlarına asılı basın akreditasyon kartları ve kameralarıyla sıradaydılar. Zeynep bundan tam üç yıl önce o duvarın üzerinde oturduğu andaki gibi sıranın öte tarafından bana el salladı. Elinde siyah bir bileklik tutuyordu. Yanına gidince koluma taktı. “Bununla sahne arkasına girebilirsin” dedi. Ayrıca akreditasyonu yapan 3 kızın adlarını söyledi. Ve koşturarak ortadan kayboldu.

Benim çok kötü bir huyum var, isim aklımda tutamıyorum! Sahne arkasına girip bir tur attım. Bazı mankenler cool takılıyor, bazıları prova yapıyor, bazıları ise ‘kim bu?’ der gibi bana bakıyorlar gibi geliyordu. Cep telefonumu çıkartıp fotoğraf çekmeye utanacağım ortamlardan birindeydim. Arka tarafa geçip 50 kişilik teknik ekibin arasında bir tur atıp fotoğraf çektim. Sonra dışarı çıkıp defile salonuna geldim. Herkesin elinde ya bir bilet ya da akreditasyon kartı vardı. Bende ise sadece siyah bileklik. Salon yavaş yavaş dolmaya başlayıp ünlüler de gelince herkes yerine oturdu. Bir koruma gelip ‘yerimin neresi’ olduğunu sordu. Yerim yoktu ama kolumda siyah bileklik vardı. İriyarı adama gösterdim. ‘Siyah bilekliğin sadece sahne arkasında geçtiğini’ o an öğrendim! Orada duramayacağımı söyledi. Dışarı çıkıp bir tur atıp; bir kadeh şampanya içip cesaretimi toplayarak geri döndüm. Hedefim defileye gelmeyen birinin yerine oturmaktı. Ancak salon ağzına kadar doluydu. Aynı koruma yanıma yaklaştı, “Biletiniz?” dedi. Biletim yoktu. Siyah bilekliğin ise işe yaramadığını artık ikimiz de biliyorduk! Korumanın benim kim olduğunu bilme ihtimali sıfırdı. Benim kim olduğumu anlatmam ise çok uzun hikâyeydi. Sessizce kapıya yöneldim. Evet, Londra Moda Haftası’ndan kovuluyordum. Neyse ki defile internetten canlı yayımlanıyordu. Güneşli bir öğleden sonrası Tate Modern’in bahçesinde cep telefonumu çıkarıp defileyi YouTube’dan seyretmeye başladım. Üstelik bu sefer ortada Elif de gözükmüyordu...