Mafyokrasi!

Tape yağmurundan belki gözden kaçıyor ama Türkiye'de bir siyasi kriz değil çok daha ciddi bir hukuksal kriz yaşanıyor.

Basın tarihimize geçecek kadar önemli söyleşilerden birini geçen günlerde sevgili Fatih Altaylı ile gerçekleştirdik. Bu söyleşi hükümetin bir dönem anaakım medyanın üzerine abanarak kurduğu baskının bitişinin de önemli bir dönemeci oldu. Fatih ve ben canlı yayında korku duvarından bir tuğlayı çektik ve o duvar yerle bir oldu. Söyleşinin en kiritik anı ise konuştumuz değil sustuğumuz anlardı. Bir ara ben “Neden istifa etmiyorsun Fatih” diye sordum. Stüdyoda normal bir canlı yayın anında olmayacak kadar uzun bir sessizlik oldu.

Fatih bir yutkundu sonra da cevap olarak “Sen neden istifa etmiyorsun Cüneyt?” dedi. Ben de sustum.
O suskunluk anında “Sahi ben neden istifa etmiyordum?” diye düşündüm. Gazetecilik yapmam şart mıydı? Bunca baskı, tehdit, stres ne içindi? Bunun yerine mesela bana gelen yarışma sunuculuğu teklifini değerlendirip suya sabuna dokunmadan bir bilgi yarışmasında bir elim yağda bir elim balda yaşayacak kadar para kazanabilirdim. Ya da şansımı sinema sektöründe deneyebilirdim. 

İtiraf edeyim o an, orada, canlı yayında “İstifa etsem mi?” diye düşündüm. 

Sonra “Gazetecilik yapmaya çalıştığım için istifa etmiyorum” dedim. Fatih’in cevabı “Ben de…” oldu.
Neden istifa etmediğimin cevaplarından birini dün Radikal gazetesinde yayımlanan bir haber veriyordu. Bolu F Tipi Cezaevi’nden mahkûmların bana ve Oral Çalışlar’a göndermek istediği mektuplara cezaevi yönetimi el koymuş, iş Bolu Cumhuriyet Savcılığı’na gidince ‘örgüt mensubu’ vurgusu ile mektubu göndermemeye karar vermişler.

Gezi olayları sonrasında mahkemeye çıkartılan adını unuttuğumuz ama cümlesini bu ülkede hiçbir zaman unutmayacağımız o gencin cesur sorusu gibi soralım: ”Hangi örgüte üye olduğumuzu biz mi seçeceğiz yoksa siz mi karar vereceksiniz?”

Mektupta ne yazıyordu bilmiyorum. Kimin gönderdiğinden de haberdar değilim. Hayatta bağlı olduğum tek örgüt olan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin herhangi bir üyesinden gelmiyorsa Türkiye’nin dört bir tarafındaki cezaevlerinden bana gönderilen mektuplardan biri olmalı. Sık sık vurguluyorum, bir kez daha altını çizeyim. Bizim ceza hukukumuz ceza içinde cezaları barındırıyor. Yani bir kişinin herhangi bir nedenle cezaevine düşmesi yeterli gelmiyor. Cezaevindeki koşulları da hükümlü ya da tutuklular için alabildiğine zorlaştırıyorlar. Bu baskılar altında cezaevindekilerin tek şansı benim gibi mektuplarını okuyan ve değer veren birkaç yazara duyurmak kalıyor. Geçen yıllarda açlık grevleri anaakım medyada görünmezken bu mektupları bu köşeden yayımlamamız sayesinde görünür ve konuşulur oldu. Nitekim bir cezaevinde mahkûmlara kitap verilmediği gerekçesi ile başlatılan açlık grevi 30. gününde bana gelen bir mektubu yayımlamam ile son buldu. Bizim gazetenin yazarları bu konuda en duyarlıları olduğu için cezaevinden yazılan mektupları bizlere ulaştırmayan devlet görevlilerini ve savcıların telaşını anlayabiliyorum. Zira gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıktığı bu güzel ve yalnız ülkemizde yüksek güvenlikli bir cezaevinin duvarları arkasında bile hiçbir hak ihlali gizli kalmıyor.

“Peki gizli kalmıyor da ne oluyor” diye sorabilirsiniz.
Bugün etrafımıza baktığımızda görünen bir hukuk devletinden çok farklı amaçlarla bir araya gelmiş çıkar örgütlerinin ortak harekât alanı gibi. 90’ların Türkiyesi’ne daha yıkıcı olarak geri dönmüş sayılabiliriz. Demokrasi yerini Mafyokrasi’ye terk etmiş gözüküyor.

Mafyokrasi’de hukuk, anayasa tamamen rafa kaldırılmış durumda.
Hukuk öylesine guguk oldu ki masum 3 insanı boğazlarını keserek öldüren 7 kişi şu anda cezaevinde değil aramıza karıştılar. Binlerce KCK’lı yıllardır adeta hapishanelerde rehin tutuluyor ama Danıştay cinayetinin baş zanlısı yarın bir gün elini kolunu sallayarak aramıza katılacak. Polis Müdürü Hanefi Avcı terörist olarak cezaevinde, ‘hayır işleri’ ile ünlü Rıza Sarraf dışarıda…

Hukuk öylesine bu toprakları terk etti ki yayımlanan her tape’den sonra dışarıdakiler meşruiyetlerini kaybediyor, içeridekilerin gayrimeşruluğu sorgulanıyor.

Astsubayları başkentin göbeğinde açlık grevinde olan bir ordusu olan kaç ülke vardır acaba şu dünyada? Ya da bir çocuğu kafasından gaz fişeği ile vurup mahkemede alay eder gibi ‘hafızasını yitirmiş’ numarasına yatan polis dünyanın neresinde ödüllendirilir!

‘Vahşi Batı’da bile bir kanun vardı.
Şu anda tüm kanunlar rafa kaldırıldı. Evrensel hukuk yerini konjonktürel hukuka bıraktı. Katiller serbest. Gazeteciler terörist. Teröristler asker. Askerler politikacı. Politikacılar hırsız. Hırsızlar işadamı. İşadamları rüşvetçi. Rüşvetçileri yakalayan gizli telefon dinlemeleri!
Bu hukuksal kaos mafyokrasiyi doğurmadı tam tersi mafyokrasi bu hukuksal kaosu yarattı. Şimdi önümüzdeki yerel seçim sonuçları ile bütün bu kaostan çıkmayı strateji olarak sunan bir hükümet ile baş başayız.

Tape yağmurundan belki gözden kaçıyor ama Türkiye’de bir siyasi kriz değil çok daha ciddi bir hukuksal kriz yaşanıyor.
Mafyokrasi’de hukuk serseri bir mayına benzer, ne kime çarpacağı bellidir ne de kimin çarpacağı.
Sessizlik!