'Milli gazetecilik'miş! Pöh!

Gazeteci millileştikçe meselelere yaklaşımı sığlaşır. Bu, polemikleri bayağılaştırır. Üslup çöker.
'Milli gazetecilik'miş! Pöh!

Tam da Avrupa Birliği ile görüşmelerin tekrar ısındığı hafta dün Mehmet Ali Birand’ı tam da onun seveceği bir şekilde andık. Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen anma günü sevgili Birand’ın üzerine konuşmaya bayıldığı Türk-Yunan ilişkilerinin ‘güncel’ durumu üzerineydi. Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye’den uzmanlar iki ülke arasındaki güncel durumu yorumladılar. Mehmet Ali Birand sadece Türkiye’de değil, Yunanistan’da da çok ünlü bir gazeteciydi. Bu ününü şu aralar yeniden basınımızda hortlayan ‘milli’ duruşuna değil dürüst ve tarafsız bir gazeteci olmanın getirdiği saygınlığına borçluydu. Türkiye’ye tarafsız bir şekilde Yunanistan ile ilgili gelişmeleri anlatırken, Yunanistan’a da aynı tarafsızlıkla Türkiye ile ilgili gelişmeleri anlatıyordu. Türkiye’de ‘milli gazetecilik’ kavramı zamanın ruhuna ve hükümetin meşrebine göre değişse de uluslararası gazetecilikte değişmeyen tek bir tanımı vardı.

Panelde Birand’ın oğlu Umur Birand’ı bu akşam Kanal D’de yayımlanacak 32. Gün programının yeni sezonunun heyecanı içinde gördüm. ‘Yeni 32. Gün’ü Umur sunacak. İşi çok zor. Karşısında biz Birand ile yetişen gazeteciler değil bizzat Mehmet Ali Birand’ın gölgesi olacak. Umur, ne yaparsa yapsın hayatı boyunca hep Birand ile kıyaslanacak ve hep babasıyla yarışacak. Ünlü isimlerin aynı işi yapan çocuklarının tanıdık kaderini yaşayacak.

Umur’u yanaklarından öpüp babasından emanet bir öğüdü tekrar ettim: “Aman sıkı dur Umur ve asla vazgeçme.”
Türkiye’de dış haberler hiçbir zaman hiç kimsenin önemini çekmemiş bir haber dalı oldu. İşin içinde Türkiye ile ilgili bir durum yoksa -ki çoğu zaman yoktur- ya da dünyanın bir köşesinde yaşanan felaketin içinde bir Türk yoksa -ki çoğunda vardır- kimsenin diplomasi haberleri ilgisini çekmedi.

Türklerin dış dünyaya ilgisi şu aralar çekim gücü yüksek Gravity filminde uzay boşluğundaki yapayalnız bir gemiye benzer. Her daim biraz uzaylı, her daim çokça Türkiyelidir.

Türk basınına dikkat ederseniz mesela gazetemizden Cengiz Çandar, Fehim Taştekin ya da her şeye rağmen sahadan kopmayan Hasan Cemal veya kendisini küresel bir haz arayışına adayan Ertuğrul Özkök gibi bir iki ismi daha saymazsanız gazetecilerin ve köşe yazarlarının pek çoğunun yurtdışı ile bağlantıları sadece yabancı dilde yayımlanan gazetelerin Türkçe tercümelerini okudukları kadardır. Yurtdışı seyahati Başbakan’ın ya da bir bakanın uçağındaki ‘resmi konuğu’ ya da bir işadamının ‘promosyon gezisi’ni geçmez. Sahada özellikle yurtdışında göremediğiniz köşe yazarlarının, çoğu zaman dön dolaş yazdıkları takıntılı polemiklerden içinizin bayılması, gözlerinizin yorulması biraz da bu kısırdöngünün sonucudur. Bir süre sonra bu kısırdöngü, hem bir entelektüel hem bir gazteci, daha da önemlisi bir insan olarak yazanı kurutur.

Yazıların konuları kısırlaştıkça üsluba kekremsi bir tat gelir.

Gazeteci millileştikçe meselelere yaklaşımı sığlaşır. Bu, polemikleri bayağılaştırır.

Üslup çöker…

Bu muhteşem çöküşte ‘gazetecilik’ ruhuna el Fatiha okuyacak bir duruma gelir.

Mehmet Ali Birand bu kısırdöngüyü sahaya ve dünyaya açılarak kırabilen nadir gazetecilerden biriydi. Her türlü baskıya, yıldırmaya, davaya, komployo rağmen sadece uluslararası standartlardaki gazetecilikte direndi. Biz muhabir ruhunu kaybetmemekte kararlı gazetecilere bıraktığı en büyük mirası da bu duruşuydu.

Panelin öncesinde 32. Gün ekibinden Mithat Bereket ile karşılaştık. “Birazdan başlayacak görüntülere inanamayacaksın. Yahu ne kadar çok Yunanistan haberi yapmış Birand” dedi. “Bilmez miyim yarısını ben montajladım” dedim güldük.

Birazdan o görüntüler geldi karşımıza.

Gözlerim doldu…

Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde sokaktaki adamdan adalara, parlamentolardan başkanlık saraylarına kadar geniş bir panorama karşımızda geçit törenine başladı. Zaman zaman cumhurbaşkanlarının, başbakanların, dışişleri bakanlarının Birand’ın sözünü kesip birbirlerine rest çektikleri gerilimli anlardan tutun da denizin üzerinde bir kayığın üzerinde Birand’ın 12 mili anlatmaya çalıştığı anlara kadar bir film şeridi gibi gelip geçti.

Bugün Türkiye ile Yunanistan barışmış durumda. Kıbrıs’ı saymazsak aramızda o günlere dair bir yara izi bile kalmadı. Ne it dalaşları ne Kardak krizi ne 12 mil tartışmaları ne Türkiye-Yunanistan sınırına tanklar geçmesin diye kazılan hendekler ne Öcalan’ı kaçıran Yunanlı diplomatlar…

En iyi komşumuzla zamanında düşmanca yaşadığımız sorunları bugün saymaya çalıştığınızda hatırlamakta zorlanıyorsunuz.
Ve şunu fark ediyorsunuz: Hepsi gelip geçiyor işte.

Biz çocuk bir toplumuz. Hafızamızı en fazla 3 ay (çişimizi ise bir filmin ilk yarısı kadar) tutabiliyoruz.
Hafızamızı taze tutmak için yardımcılara ihtiyacımız var. Günün birinde Suriye ile Türkiye ilişkilerini benzer objektiflikte ve tarafsızlıkta bizlere anlatabilen bir Birand daha bulabilecek miyiz?

İçimde tarifsiz bir sıkıntı...

Biliyorum, ‘sıkı durmalı ve asla vazgeçmemeliyiz.’