Otosansür Bey'in size bir sorusu var

Otosansür Bey'in size de bir sorusu var: 'Haksız mıyım?' Hadi söyleyin, haksız mı?
Otosansür Bey'in size bir sorusu var

Önce basit bir tespit yapalım; Türk basını hiçbir zaman özgür olmadı. Her dönem sansür kılıcını tepesinde hissetti. İster Padişah Abdülhamit olsun, ister İttihat Terakki’nin şanlı komutanları, ister Cumhuriyet elitleri, hatta seçilmiş başbakanlar ya da anlı şanlı generaller, Türkiye’de siyasi sistemde her şey değişti ama tek bir alışkanlık değişmedi. İktidarı ele kim geçirdiyse yaptığı ilk iş basını sansürlemek, kontrolü altına almayı hedeflemek oldu. Bu yüzden bugün AK Parti özelinde tartıştığımız ‘basın özgürlüğü’ konusunu sadece günümüzün gelişmeleri ile ele almaya kalkarsak bir tek AK Parti’ye değil Türkiye’deki şanlı basın sansür kültürüne ayıp etmiş oluruz!

Özellikle şu önümüzdeki sonbahar Türkiye’nin basın özgürlükleri konusunda postmodern bir Abdülhamit dönemine doğru freni patlamış bir kamyon gibi gitmesinden endişe duyuyorum. Komşuyu komşuya jurnalleme teknikleri, basında çıkacak yazarlara ‘sıkıntı var’ ve ‘beyefendi rahatsız’ uyarıları, sansürün biçiminin modernleşse de içeriğinin benzerliği, kimi kelimeler üzerindeki aşırı hassasiyet ve en önemlisi her şeyden kıl kapan paranoya ile donanmış, komplo teorilerine bel bağlamış bir iktidar dili beni bu tür karamsar düşüncelere iteliyor. Tıpkı Abdülhamit döneminde olduğu gibi bugün anaakım medyada bazı kelimeleri kullanır, üzerine yazı yazarsanız başınız belaya girebilir. Elbette geçen yıllar içinde ‘bela’nın içeriği de postmodernleşti. Artık eskisi gibi çıkan bir gazete yazısında tek bir harfin yanlışlığı nedeniyle Fizan’a sürülmüyorsunuz ama attığınız bir tweet nedeniyle 20 yıl hapis iddiası ile kendinizi savcının karşısında bulabiliyorsunuz. Eskiden yazarlar sansürden illallah deyip kendi istekleri ile yazarlığı bırakırken yeni postmodern dönemde mecburiyetten yazdıkları gazetelere veda ediyorlar.

Otosansürün yükselişi
Sansür bu yeni postmodern dönemde yerini otosansüre bırakıyor.
Şunu inkâr etmememiz gerekir ki her dönem basın adına birileri elini taşın altına koyup özgürlüğün sınırlarını zorlayıp duruyor. Abdülhamit döneminde sansüre en iyi cevap mizah olmuş, sonucunda ‘burun’ kelimesi bile sansürcülerce yasaklanmak zorunda kalmıştı. 12 Eylül darbesi sonrasında bir mizah dergisi olarak ortaya çıkan Gırgır’ın 500 binli satışlara ulaşması, gazetelerin kapatıldığı bir ortamda sansürün arkasından bir tünel açabilmişti.

Yeni postmodern sansür döneminde mizah şimdilik yerini teknolojiye terk etmişe benziyor.
Bugün Türk basını, adına ‘sansür’ denmeyen postmodern sansüre karşı teknolojik imkânları kullanarak direnmeye çalışıyor. İşten atılan gazeteciler, teknolojinin imkânları ile fikirlerini çeşitli internet sitelerinden duyurmaya çabalıyor. Blog’lar kuruyor, en kötü sosyal medyada bir hesap açıp görüşlerini oradan ifade ediyor.

Bugün hükümete yakın kalemler Türkiye’de basının özgür olduğunu savunuyorlar. O basının içinde olan ve bütün bu süreci birebir yaşayan gazeteciler olarak şimdilik ancak ‘Yav he he...’ diyebiliyoruz. Hükümet temsilcilerinin basın özgürlüklerini savunurken Türkiye’de çıkan kimi gazetelerde Başbakan hakkında yazılan yazıları örnek göstermeleri ise postmodern sansür tartışmalarına bambaşka bir boyut katıyor. 

İsterseniz bu ‘hakaret’ meselesinin de üzerinde biraz duralım. Zira son 10,5 yıllık iktidarında AK Parti, basını kendi istediği gibi kontrol altına almaya çalışırken anaakım medyada kafasına yatmayan isimlerden şöyle ya da böyle tek tek kurtuldu. Gazete patronları ile çeşitli nedenlerle yolları ayrılan pek çok keskin muhalif ise kimsenin tahmin etmediği bir şeyi yapıp kendi aralarında yepyeni gazetelerde veya internet sitelerinde buluşmaya başladı. Okurlar eskisinden çok daha kontrolsüz yayın yapan bu yeni mecralara kaymaya başladı. Yani bugün hemen her gün ‘N’aber Tayyip’ düzeyinde köşeyazılarıyla çıkan gazeteleri bir anlamda bu ‘aşırı kontrol merakı’ ile AK Parti ortaya çıkardı. Basını dönüştürmek yerine, özgürleştirmek üzere bütün imkânlar kullanılsaydı emin olun keskin sirke küpüne zarar sayılabilecek pek çok isim anaakım medyanın içinde eriyip gidecek, gözden kaybolacaktı. Yine de iktidar bu yeni anaakım medyayı gücü yetmediğinden değil ‘kendileri çalıp kendileri oynuyorlar’ değerlendirmesinde algıladığı için aldırmıyor. Elbette şimdilik.

Düne kadar tırıvırı ya da hakaramakara yeri olarak küçümsenen Twitter’ın bugün son büyük ‘baş belası’na dönüşmesi de işte böyle bir algı sürecinin sonucudur. Anladığımız kadarıyla Ulaştırma Bakanı Twitter’ı da kontrol altına almak için şirket yöneticilerini “Türkiye’ye gelin, bir terslikte sizi hapse atmayacağız, sadece para cezası keseceğiz, söz” diyerek ikna etmeye çalışıyor. Güler misiniz ağlar mısınız! Postmodern sansür derken belki az bile diyorum.

Yazının tam bu aşamasında Can Dündar’ın Milliyet gazetesinden kovulduğu haberi geliyor. Otosansür Bey hemen devreye giriyor.
Biraz daha böyle açık ve içten yazmaya devam edersem başımın belaya girebileceğini kulağıma fısıldıyor. Başlıyoruz didişmeye...
Otosansür Bey’in size de bir sorusu var: “Haksız mıyım?”

Hadi söyleyin, haksız mı?