Prof. Canan Karatay bal yeseydi dolandırılır mıydı?

Başbakanların, profesörlerin, çiftçilerin dolandırıldığı toplumda Prof. Karatay hayat boyu bal yese nafile, yine dolandırılırdı.

Yakın zamanda vizyona giren ilginç bir film vardı bilmem aranızda seyredeniniz oldu mu? Adı Compliance. Bir nevi ‘itaat’ olarak çevirebiliriz. Filmde bir burger restoran zincirinde kasiyer olarak çalışan 19 yaşındaki bir kadının başına gelenler anlatılır. Her şey restoranın pimpirikli yöneticisine gelen bir telefonla başlar. Hattın ucundaki ses kendisini polis olarak tanıtır. Kasiyer kızın para çaldığını iddia eder. Restoran yöneticisi zaten kendi otoritesi peşinde koşarken karşısındaki bu otoriter ses ile sorgusuz sualsiz işbirliğine girişir. Telefondaki ses ve yönetici kasiyer kıza ‘tecavüz dahil’ yapmadıkları rezillik kalmaz. Hattın ucundaki sesin buyurganlığı, kendinden emin ses tonu yönetici kadını esir alır. Hipnotize olmuş gibidir. Filmin sonunda adam yakalanır yakalanmasına ama iş işten geçmiştir.

Lafı getirmek istediğim yer ünlü kardiyolog Prof. Canan Karatay’ın da başına gelen dolandırıcılık olayı. Bildiğiniz gibi Prof. Karatay’ı sabahın erken saatlerinde arayan bir erkek kendisinin polis olduğuna ikna ettikten sonra nerede ise gün boyu sürecek macera filmlerini aratmayacak bir hinlikle soydu. Bir değil birkaç kez paralarını çektirdi, farklı yerlere bıraktırdı. Kuşkusuz Prof. Canan Karatay tek kurban değildi ancak kamuoyunun yakından tanıdığı bir profesörün bile böylesine tongaya düşmesi doğal olarak bir tartışma yarattı. İşi Karatay diyetine bağlayıp “Bal yese böyle olmazdı” diyenler bile çıktı. Peki sahiden Karatay et yerine bal yeseydi bu dolandırma olayından yırtabilir miydi?

Bu soruya cevap aramadan önce küçük bir hatırlatma yapalım. Canan Karatay son zamanlardaki en ünlü isim olsa da bu tür telefon dolandırıcılığında tufaya gelen ilk ünlü isim değildi. Selçuk Parsadan yıllar önce Başbakan Tansu Çiller’i bile telefonla arayarak dolandırmış ve örtülü ödenekten para çarpmayı başarmakla yıllarca övünüp durmuştu.

O dönem dolandırıcılık umacısı Atatürkçü Düşünce Derneği’ne yardımdı. E Çelik gibi devir de değişti. Şimdi hiç kimse Atatürkçü Düşünce Derneği’ne yardım etmediği için başının belaya girmesinden korkmuyor. Yeni dolandırıcılık umacısı PKK’ya yardım!

Kuşkusuz barış sürecinde masaya oturup anlaşmak kolay değil ancak anlaşılsa bile bir toplumun savaş psikolojisinden kolay kolay
kurtulamayacağının en somut göstergelerinden birini sanırım bu dolandırıcılık olaylarında görüyoruz. İnsanlar korkuyorlar. Kontrolleri dışında birilerinin hesaplarına girmesinden, o hesapları çalmalarından, bu da yetmezmiş gibi bu yüzden bir de başlarının belaya girmesinin çok çok kolay olabileceğini düşünüyorlar. Hukuksal haklarını bilmiyorlar. Kendisini polis olarak tanımlayan birisinin anlattıklarını duyduklarında kontrol etme ihtiyacı hissetmiyorlar. Pek çoğunun aklına “Dur kardeşim ben önce bir avukat bulup ona danışayım” demek gelmiyor. Yaşanan örneklerde gördüğümüz kadarıyla hemen hepsi itaat etmeye çok yatkınlar.

Yakalanan bu dolandırıcıları cezalandırmadan önce sadece etkili oyun güçlerinden dolayı değil Türk insanının kimyasını başarıyla çözdükleri için kutlamak gerekiyor.

Eğitim sisteminin otoriteye boğun eğme üzerine daha ilkokuldan itibaren kodladığı Türk insanının son yıllarda hukuksuzluklar karşısındaki çaresizliğini çok iyi görmüşler.

Teknolojiye güvenmemelerini, elektronik olarak başlarına her şeyin gelebileceğini düşündüklerini çok iyi okumuşlar.
Hukuki haklarından bi haber olduklarını çok iyi yakalamışlar.

Günde ortalama 4-5 saat televizyon izleyen Türklerin benzerini ancak dizilerde ya da filmlerde görebilecekleri olaylar zincirinin bir kahramanı olabilecek kafayı yakaladıklarını şahane tespit etmişler.
E gerisinin zaten çocuk oyuncağı olduğunu dolandırılan kişilerin sayısından anlıyoruz.

Benzer bir durum özellikle cep telefonu numaralarında zaman zaman beliren Bulgaristan’dan yapılan cevapsız aramalarda da mevcut. Bildiğiniz gibi yanlışlıkla aramış gibi yapılan bu numaralarda karşıdaki kırık Türkçe konuşan kadınlar bu sefer Türk erkeklerini en zayıf yerlerinden ‘kalplerinden’ yakalayıp dolandırmayı hedefliyorlar. Tarlasını satıp sadece sesini duyduğu bir kadına havale yapan yurdumun saf köylüsünü mü istersiniz telefonda iki cilveye, e-mail’de kime ait olduğunu bilmediği bir yarıçıplak fotoğrafa kendini kaptırıp evi barkı terk eden mi ararsınız, yok yok…

Bütün bu tabloya bakınca Profesör Canan Karatay değil arada bir, hayat boyu bal yese nafile, yine dolandırılırdı.
Başbakanların, profesörlerin, çiftçilerin kurnazca tongaya düşürülüp dolandırıldığı bir toplumda emin olun eşitlendiğimiz en önemli yer artık pek çoğumuzun ‘saflık ‘olarak tanımlayıp içinden çıkmayı tercih ettiği itaat kültürü karşısındaki çaresizliğimiz.
Biraz önce anlattığım filmden yola çıkarsak itaat konusundaki çaresizlikte neyse ki yalnız değiliz!
Bu duruma sevinelim mi üzülelim mi siz karar verin.