Sanat, sanatçıların tekelinde midir?

Başbakan Erdoğan okkalı bir soru sordu. Bu öyle bir soru ki İstanbul Bienali'ne konu başlığı olarak verseniz gelecek yıla çok rahat 'tema' olur!

Kabul edelim Başbakan Erdoğan okkalı bir soru sordu. Bugüne kadar biz habire “Sanat sanat için midir” yoksa “Sanat toplum için midir” tartışması ile vakit kaybederken aklımıza hiç “Sanat sanatçıların tekelinde midir” sorusu gelmemişti. Bu öyle bir soru ki İstanbul Bienali’ne konu başlığı olarak verseniz gelecek yıla çok rahat ‘tema’ olur! Başbakan Erdoğan bildiğimiz kadarı ile görsel sanatlardan pek hazzetmiyor. Halktan aldığı %50’nin üzerindeki oya güvenerek de buldozer gibi sanatın üzerinden geçebiliyor. Mesela bir heykeli beğenmediği için ‘ucube’ ilan edip yıktıran başka bir devlet adamını demokratik dünyada bulamazsınız. Ya da birkaç sanatçının eleştirisinden alınıp Şehir Tiyatroları’nı özelleştirmeyi düşünen devlet adamına rastlamak da kolay değil.
Türkiye’nin ‘Devlet Tiyatroları’ adında bir sorunu vardı ancak düne kadar ‘Şehir Tiyatroları’ adında bir sorunu yoktu. Ne olduysa muhafazakâr sanat tartışmaları ile başladı. Tartışmalar, asarım keserim, kapatırım, özelleştiririm düzeyine indiği an çözüm gitti, kriz kapıya dayandı. Aslında Başbakan Erdoğan dahil hepimiz tiyatrolar konusunda dışarıdan gazel okuyoruz. Tiyatro denilince akla gelen ilk isim Haluk Bilginer’in bu konuyla ilgili şahane bir fikri var. Diyor ki “Devlet Tiyatroları’nı hemen yarın lağvedelim ama yerine hemen ‘Ulusal Tiyatro’ adında yeni bir kurum kuralım. Performansa göre sanatçıları sözleşme ile çalıştıralım. Kimse yan gelip yatmaz, turnelere çıkarlar, tiyatroyu yaygınlaştırırlar.” Bir konuya kafa yormak çözüm üretmek işte böyle bir şeydir.
Başbakan’ın sorduğu sorunun cevabına gelecek olursak. Sanat, sanatçıların çoksesliliğindedir. O da politikacıların tekelinde değildir.

19 Mayıs statlarda nasıl kutlansın?
Her konuda olduğu gibi 19 Mayıs’ın nasıl kutlanması konusunda da bildik ezberlerden ve tanıdık krizlerden şaşmadık. Şunun şurasında 19 gün kaldı ve bayramın nasıl kutlanacağı hükümet ile muhalefet arasında milli bir krize dönüşüverdi. Üstelik zaman azaldığı için hükümet istese bile eski düzen militer 19 Mayıs kutlamalarının benzerini organize edemez. Bu tür kutlamalar bildiğiniz gibi öğrenciler için büyük bir ‘okulu asma’ fırsatı, beden eğitimi öğretmenleri için dans ile yapılan korkunç figürler antrenmanı, devletin zirvesi içinse Kuzey Kore’de görüp dalga geçtiğimiz malum görüntüleri asık suratla ve büyük bir ciddiyetle izleyip sıkılmak anlamına geliyor. Şimdi ne tek tek karton hazırlayıp indir kaldır yaparak ‘En Büyük Türkiye’ yazısının binlerce genç tarafından yazılmasını organize edecek kadar zaman var ne de kule yapan Kuleli Liseli gençlerin arasından geçmesi için Bandırma vapurunun maketini yapmaya vakit. Benim buradan hem hükümete hem de muhalefete ciddi bir teklifim var. Madem 19 Mayıs yasal olarak statlarda kutlanacak gelin bunun organizasyonunu Türkiye’nin son yıllarda en iyi stat konserlerini organize eden Pozitif ekibine emanet edelim. Türkiye’nin en büyük 10 stadında gençlerin bedava gireceği büyük gençlik konserleri düzenleyelim. Bir şehrin stadında rock tarihi resmi geçidi yapılsın. Diğer şehrin stadında pop dünyasının ünlülerini dinleyelim. Bir diğer şehrin stadında halk müziği konserleri düzenlensin. Bir diğerinde büyük senfoni orkestrası çalsın. Hatta okullu gençlere bu törenlere katılmak da mecburi kılınsın. Durun bitmedi madem böylesine bir işe giriştik gelin bunu TRT’nin bir kanalında sabahtan akşama kadar bütün statlara bağlanarak tek tek yayımlayalım. Finali de artık ister Ankara’da ister İstanbul’da büyük bir statta diğer şehirlere bağlanıp yaparız. Liderler arada bu statlardan çıkıp bayram konuşmasını yaparlar. Hem gençler gönüllü olarak eğlenir hem de siyasetçiler kravatlarını çıkartıp Gençlik Bayramı’nı olması gerektiği gibi neşe içinde kutlar. Dünya da bayram görür!

İlker Başbuğ’un haklı isyanı
Dünyada daracık bir coğrafyasında bu kadar çok dinin kutsal mekânının olduğu Kudüs gibi bir şehir daha bulamazsınız. Semavi dinlerin nerede ise hepsinin en kutsal mekânları birbirlerine birkaç yüz metre mesafededir. İsteseniz de istemeseniz de birine giderken bir diğerinin ya önünden ya da arkasından geçmek zorunda kalırsınız. Eğer bir parça dünyayı merak eden bir gezginseniz doğal olarak bu kutsal mekânları ziyaret eder, içine girer ve saygınızı belirtirsiniz. Mesela Kudüs’e gittiyseniz milyonlarca insanı etkileyen ‘ağlama duvarı’nın önünde durmak, duvarın kenarlarına sıkıştırılan ‘Tanrıya mektupları’ yakından görmek, inançlarını yerine getiren Hasidikleri anlamak için İlker Başbuğ’un yaklaştığı kadar o duvara yaklaşabilir ve sadece turistik bir ziyaret amacıyla bile o fotoğrafı çektirmeniz mümkün olabilir. Tuhaf olan İlker Başbuğ’u günün birinde darbe girişimlerini yargılayan bir mahkemenin karşısına çıkartıp ilk soru olarak “O duvarın önünde ne işin vardı” sorusunu sormaktır. Tuhaftan bile daha öte, ‘ne alaka’dır. İlker Başbuğ isyan ediyor. Haksız mı? Bence haklı. Bu sorunun amacı neydi ben de merak etmekten o gün bugündür kendimi alamıyorum.