Sonbahar!

Yalan, hiçbir zaman bu kadar meşruluk kazanmamıştı bu topraklarda. Hukuk hiçbir zaman böylesine rafa kaldırılmamıştı.
Sonbahar!

Radyoda içli içli bir şarkı çalıyor. “Nedir bu” diyorum? Arabayı kullanan da bilmiyor. Telefonumu çıkartıp şarkı adı avcısı Shazam uygulamasını açıyorum. Telefonda mırıl mırıl söylenen şarkıyı dinliyor ve “Halil Sezai” diyor. Telefonuma teşekkür edip cebime koyuyorum… Şoföre “Sesini açsana biraz” diyorum. Halil Sezai avazı çıktığı kadar söylemeye başlıyor şarkıyı.

‘Derdi nedir bu sonbaharın
Neden soldurur gülleri’

Son zamanlarda duyduğum en tuhaf şarkı sözleri… İlkbahara girmek üzereyiz ancak memleketteki iklime bakıyorsunuz; sonbahar! Etrafımda tereddütsüz herkes depresyonda. İtiraf edeyim ben de depresyondayım. Kaçıp gitmek istiyorum arkama bakmadan. Numarası olsa Survivor kadrosuna katılmak için Acun’u arayacağım. Gelin görün ki ona bile takatim yok. Üzerimde ‘köşk’te tek başına bir Abdullah Gül kararsızlığı! Bir tek ben olsam iyi, kimse bir adım atmak istemiyor. Godot’yu Beklerken oyununun son sahnesine sıkışıp kalmış gibiyiz.

‘Estragon: ‘Evet, hadi gidelim...’  diyor.
Biz ‘kımıldamıyoruz.’

Yine de hafta sonu 300.000 Fenerbahçeli, Galatasaraylı ve Beşiktaşlı durmadı, ‘adalet’ için yürüdü. “Bu memlekette hukuk yok” diye bağırdılar. Bugün statlarda sokaklara Gezi olaylarında öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın adının avaz avaz bağırılması rastlantı değil. Hukuktan umudunu kesen kitlelerin imdat düdüğü! Bugün hâlâ “Kabataş’ta bacılarımızı dövdüler” yalanına bahaneler bulmaya çabalayan hükümetin peşinde Gezi olaylarında öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın hayaleti dolaşıyor. Sloganlar başlayınca Digitürk ya sesi kısıyor ya da susan spikeri makineli tüfek gibi konuşmaya başlıyor. Söyleyin bana hangi sesi kısarak, hangi karatmayı uygulayarak, hangi göz korkutmayla hangi TİB’le, hangi RTÜK’le, hangi torba yasayla susturabilirler binlerce insanın bu hukuksuzluğa isyan çığlığını? Susturamazlar. Sustaramayacaklar.

Sen de susma söyle Halil Sezai…
‘Nerden bulur bu insanlar 
Ben mutsuzken, gülünecek şeyleri.’

Hafta sonu yurtdışında yaşayan bir yatırımcı ile buluştum. Laf döndü dolaştı TÜSİAD Başkanı’nın “Böyle giderse bu ülkeye yabancı yatırımcı gelmez” sözlerine geldi. İnşaat işlerinde büyük bir fonu yöneten arkadaşım Türkiye pazarını terk ettiklerini söyleyince merakla “Ekonomik kriz yüzünden mi” diye sordum. “Hayır, bu memleketteki hukuk düzeninden dolayı çıktık” dedi. Bu sefer şaşırma sırası bendeydi. “Eğer siz mahkemelere güvenmiyorsanız ve hukukun kişilere göre her an değişebileceğini biliyorsanız dünyanın en sağlam anlaşmasını yapsanız ne olur yapmasanız ne olur” diye ekledi.

AK Parti iktidarında ihale ve imar kanunları 160 kez değişmiş. Yahu yüz atmış kez değişen bir hukukun nesine güveneceksiniz?
Neden ve nasıl değiştiğini telefon tapelerinde dinliyoruz hep beraber. Böyle bir ortamda siz iş yapar mısınız? Pardon 100 milyon borç vermeden hangi ihaleyi alacaksınız!
Radyoda Halil Sezai çalıyor mır mır:

“Tuhaflık bende biliyorum.
Bir neden arıyorum unutmak için her şeyi
Unutmak için kendimi...”

“Bu kadar kötü giyinen bir insan bu kadar güzel bir şarkıyı nasıl yapabilir” diye düşünüyorum. Arabanın camından dışarı baktığımda erkenden gelen bir ilkbahar var, oysa biz gitmeyecekmiş gibi bir sonbaharı yaşıyoruz. Geçen gün buluştuğum ünlü bir işadamına ne zamandır merak ettiğim bir soruyu sordum: “Siz bir arkadaşınıza 100 milyon dolar borç verir misiniz?” Suratıma bakıp güldü. “Sence verir miyim?” dedi. Kaşlarımı havaya kaldırıp başımı sağa sola salladım. Bu sefer gülme sırası bende... İyi ama bir işadamı bir arkadaşına 100 milyon dolar verdiğini ve buna inanmamızı bekleyebiliyor. Yalan hiçbir zaman bu kadar meşruluk kazanmamıştı bu topraklarda. Hukuk hiçbir zaman böylesine rafa kaldırılmamıştı. Bunları söyleyip yazınca sahibini bilmediğimiz gazetelerden düne kadar ne iş yaptığını bilmediğimiz tetikçileri küfrediyor boyuna… İtibarsızlaştırma çetelerinin küçük köpekleri gölgesini gördükleri sahiplerine yaltaklanmak için havlama yarışında. Alçak insanlar asla onlar kadar alçalmayacağınızı bilmenin güvencesi ile çıtayı düşürdükçe düşürüyorlar. Seda Sayan’dan ödünç alıp ‘Bu dağlar ne rüzgârlar gördü!’ diyesi geliyor insanın. Sonra kötü bir fikir olduğunu düşünüp vazgeçiyorsunuz...

Halil Sezai bunları bilmeden söylüyor:

“İki kelime yetiyor seni seven kalbi kırmaya
Sonra roman yazsan ne fayda
İki adımda geçiyorsun yalnızlık denen tarafa
Sonra dağlar açsan ne fayda...”

Nereden buluyorsunuz bu çerçeveletip duvara açılacak sözleri kuzum!
Nereden aklınıza geliyor böylesine sıradan aşk şarkıları. 

“Şarkının arka planında klarneti acaba Hüsnü Şenlendirici mi çalıyor?” diye düşünüyorum…

Dışarıda ısıtmayan bir kış güneşi. Hava pırıl pırıl!