Suratımda patlayan şamar

Yaşları 4-5 civarı 30 kadar çocuk hançereleri yırtılırcasına Türkçe bir metni ezbere okuyorlar. Atatürk'ün 'Gençliğe Hitabe'sini hepsi ezberlemiş tekrar ediyorlar.
Suratımda patlayan şamar

Bir çadırkentin sokaklarında dolaşırken bugün gündemimizi meşgul eden pek çok konunun ne kadar içinin boş olduğunu görüyorsunuz. Geçmişlerini geride bırakan bu insanların geleceğe dair hiçbir beklentileri yok. Yırtık pırtık battaniyesini kaldırdığınız her çadırın içinden karşınıza sadece bugünü kurtarmak üzere kurulu yaşam mücadeleleri çıkıyor. Eğer trajedileri din, dil, mezhep üzerine kategorize etmiyorsanız bu insanların hayata tutunma mücadelesi karşısında boğazınıza bir yumruk oturuyor. Bugün Türkiye’ye legal ve ilegal sığınan 500 bin Suriyelinin pek çoğu bir daha ülkelerine geri dönmeyecekler. Dönseler bile bıraktıkları evlerin yeni sahipleri olduğunu, bambaşka bir ülke kurulduğunu göreceklerini biliyorlar. Büyük bir kısmı Türkiye’de yeni bir hayat kuracak. Nitekim 40-50 bin kişi için green card benzeri bir çalışma izni verileceği açıklandı bile. Bir kısmı bu kamplarda kalmaya devam etmek isteyecek, bir kısmı sığındığı yerlerde hayatı ‘reset’leyerek yeniden bir hayat inşa edecek, küçük bir kısmı ise bugün Bulgaristan’a kaçmayı başarabilen Suriyeli soydaşları gibi başka ülekelerde şanslarını deneyecekler. Kiminin Ege Denizi’ni geçerken ölüm haberlerini duyacağız, kiminin cesetleri Meriç kıyılarına vuracak ve biz tıpkı bugün olduğu gibi hiçbirinin adlarını bilmeyeceğiz.

Türkiye gibi gündem manyağı bir ülkede, Suriye’de savaş bulutlarının toplandığı, büyük bir savaşın tartışıldığı şu günlerde belki sıra henüz bu söylediklerimi konuşmaya gelmedi ama Türkiye’nin artık gül gibi bir Suriyeli göçmen, misafir, sığınmacı sorunu var. Nitekim Akçakale’deki çadırkentin anaokulunda bunun ilk işaretini karşımda buluyorum. Sınıfın içinde yaşları 4-5 civarı 30 kadar çocuk hançereleri yırtılırcasına Türkçe bir metni ezbere okuyorlar. İçeri girip ne dediklerini anlamaya çalıştığımda şaşırıp gülmekten kendimi alamıyorum. “Eyyy Türk Gençliği” diye başlayan Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabe’sini hepsi ezberlemiş avaz avaz tekrar ediyorlar. Kampın içinde konuştuğum kimi yöneticiler, bu savaş tamamen bitse bile pek çok ‘misafirin’ geriye dönmeyeceğini düşündüklerini saklamıyorlar. Başta Gaziantep ve Hatay olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde düne kadar olmayan bir Suriyeli ‘misafir’ problemi baş gösteriyor. Şimdilik can telaşında olan bu insanları herkes anlayışla karşılıyor ancak hem bölgenin hem de Türkiye’nin yakın bir zamanda demografik yapısında ilginç bir Suriye efekti olacağı da kaçınılmaz gözüküyor. Şanlıurfa sokaklarında homurdanmalar başlamış bile. Kimileri kiraları arttırıp savaş ekonomisini ‘kâr’a çevirme telaşında, kimileri ucuz işgücü olarak görüp sömürme sevdasında, kimileri ise bu insanlara yönelik ‘ırkçı’ bir söylemi sessizce büyütüyor.

1991 yılında Irak’tan kaçan 500 bin Kürt göçmenin Çukurca’ya ilk vardıkları günlerde orada bulunan birkaç gazeteciden biri de bendim. Aradan geçen bunca yıl sonrasında savaş kurbanlarının mağdurlarının portrelerinde neredeyse hiçbir değişiklik olmadığını görüyorum. Şunun hakkını vermemiz gerekiyor ki Türkiye devleti elinden gelenden fazlasını Suriyeli sığınmacılar için yapıyor. Bizim hayatlarımız için artık sıradan hatta küçük gelebilecek bedava verilen televizyon, vantilatör veya küçük bir buzdolabının buradaki insanların hayatında nasıl ‘önemli’ bir yer tuttuğunu görünce bunu daha iyi anlıyorsunuz. Gelin görün ki her çadıra yapılan bu küçücük katkıların toplamının ortaya çıkan bilançosu tahminlerin çok üzerinde. Şu ana kadar bu mütevazı katkıyı sağlayabilmenin bedeli bile Türkiye devletine 2 milyar TL’ye patlamış durumda. Evet, böylesine acil bir durumda paranın lafı olmaz ancak bu durumun ileriki yıllarda sürdürülebilir bir durum olmadığı da bir başka gerçek. Üstelik Irak göçünün tersine bu sefer Türkiye neredeyse dünyadan gelecek yardımlara kapısını da kapamış gözüküyor. NGO olarak niteleyeceğimiz yardım kuruluşlarına Türkiye’de şube açma zorunluluğu getirilmesinden dolayı sadece 2-3 yardım örgütü faaliyet gösterebiliyor. Üstelik sayıları 500 bini bulan Suriyeli sığınmacılara ulusal ve uluslararası ilgi de bitmiş durumda. Bundan birkaç yıl önce birkaç bin Suriyeli sığınmacı için Türkiye’ye gelen Angelina Jolie’nin bile bugün sırtını döndüğü bir noktaya gelmek kuşkusuz kolay iş değil!

Akçakale’deki kampın tozlu sokak aralarında dolaşırken (barış sürecindeki ciddi tıkanıklığı bir kenara bırakırsak) aklımdaki tek soru bu insanların ne olacağı? Komşumuz Suriye’nin algı olarak her geçen gün nasıl bizden biraz daha uzaklaştığını, bu masum sivillerin acılarına nasıl da yabancılaştığımızı düşündükçe içime bir hüzün bulutu çöküyor.

Çadırları arkamda bırakıp kapıdan çıkarken başkalarının savaşının bedelini Türkiye’nin ödediği gerçeği bir tokat gibi suratımda patlıyor.
Emanet bir suçluluk duygusu ile Şanlıurfa’ya doğru yola çıkıyorum.