Suriye sınırında, çaresizlik fotoğrafının içinde

Bir savaşın ne kadar berbat bir şey olduğunu öğrenmek istiyorsanız ilk gitmeniz gereken yer bu kamplardır.
Suriye sınırında, çaresizlik fotoğrafının içinde

Akçakale Süleyman Şah Konaklama Tesisleri düne kadar ne işe yarıyordu hiçbir fikrim yok. Son bir yıldır sayıları 36.000’i bulan Suriyeli ‘misafirleri’ ağırlıyor. Kampa girişimiz kolay olmuyor. Aylar süren yazışmalar sonrasında nihayet giriş iznimiz çıkıyor. Önümüzdeki pazartesi günü CNNTÜRK’de yayımlanacak 5n1k programı için çekim yapacağız. Radikal gazetesi için izlenimlerimi yazacağım. Kampa ulaştığımızda termometre 35 derece sıcaklığı gösteriyor. Onlarca, yüzlerce çadır. Ortalık, gelecekte geçen bir felaket filminin setini andırıyor. Kampın ortasından geçen geniş bir yolun etrafına yazlık çadırlardan mahalleler kurulmuş. Nereye başınızı çevirseniz çocuklar var. Zaten kısa bir süre içinde gazeteci olduğumuzu anlayıp yüzlercesi birden iki parmaklarını tavşan kulağı gibi yaptıkları zafer işareti ile etrafımızı sarıyor. Kampı mecburen onların şen şakrak gülücükleri ve şakaları eşliğinde dolaşacağız.
Bir savaşın ne kadar berbat bir şey olduğunu öğrenmek istiyorsanız ilk gitmeniz gereken yer bu kamplardır. Biliyorum Tomahawk’ların kaç kişiyi bir anda öldüreceğinin hesabının yapıldığı, modern savaş gemilerinin güçlerinin, orduların, uçakların rakamlarının karşılaştırılma yarışına girildiği şu günlerde savaştan kaçan binlerce insanın kaldığı çadırları dolaşmak çok da ‘parlak’ bir fikir gelmeyebilir ama bir iç savaşın en somut fotoğrafı işte önümde duruyor. Bir gecede evlerinden barklarından yanlarına bir bavul bile alamadan kaçıp gelip bir ülkenin insafına sığınmış insanlar, dilini bilmedikleri, geleceğin belirsiz olduğu bir zamansız ve mekânsız alanda hayata tutunmaya çabalıyorlar. 

Kampta kalanlara ‘misafir’ denilmesinin uluslararası literatürde önemli bir nedeni var. Sığınmacı ya da mülteci dediğiniz an bu kampta kalanlara ulusal ve uluslararası bazı hakları da vermiş sayılıyorsunuz. O yüzden başından sonuna kadar kampı beraber dolaştığımız Türk yetkililer özenle ‘misafir’ kelimesini kullanıyor. Bir çocuk seliyle beraber kampın içine dalıyorum. Kimi çadırların önünde birer uydu anten kurulmuş. İçeride 70’lerden kalma televizyonların ekranları cızırtılı. Çoğunda Arapça kanallar ve hâlâ Suriye televizyonu açık. Hemen her çadırın içinde mini bir buzdolabı ve bir vantilatör var. Yine de çadırların içine girdiğimde fenalık geçirecek kadar bir sıcak çarpıyor. Yapımcımız Ece Eliboloğlu bir ara sıcaktan fenalık geçiriyor. Oysa pek çok Suriyeli için ‘buna da şükür’ durumu ve havası hâkim. Düne kadar yeme içmeyi kamp yönetimi tek merkezden sağlıyormuş oysa şimdi kantin sistemi ve iaşe getirilmiş. Herkes kendi alışverişini yapıp, yemek istediği kadarını alıp, çadırında pişiriyor. 

Çadırların içine davetsiz bir misafir olarak kafamı uzatıyorum. ‘Selamınaleyküm’ diyerek içeri dalıyorum. Kiminde küçük bir çocuk yerdeki brandanın üzerinde dalmış uyuyor, kiminde kadınlar yemek yapmış yer sofrasında yiyor, kiminde ise sessiz erkekler var. Öfkeleri içine atılmış, çaresiz ve bıkkın bakışları ile konuşmak istemeyen erkekler...
Birleşmiş Milletler’in 2013 Haziran verilerine göre Suriye savaşından sonra 1.651.957 kişi yabancı komşu ülkelere sığınmış. Türkiye’de resmi olarak 376.640 Suriyeli sivil kamplarda kalıyor. Şanlıurfa’da 90.981 Suriyeli var. Şu an bulunduğum Akçakale Süleyman Şah Tesisleri’nde ise 25.000 civarında ‘misafir’ tutuluyor. Burada küçük çadırların sayısı 5000’i aşıyor, büyük çadırlar ise 223’ü aşmış durumda. Çadırdan bir kasabanın ortasındayız. Çadırların arasında dolaşırken ‘Burada bir günün nasıl geçtiğini, geçebileceğini’ merak ediyorum. Kupkuru bir eylül sıcağı yoldan kalkan tozu, kilimini araladığım bir çadırın içine dolduruyor. Bir çöl kadar kurak çadırlardan birinin arasında bir metrekarelik mucizevi bir mısır bahçesi 
görüyorum. Mısırlar büyümüş. Karpuz da ekmişler ama onlardan henüz ses yok. İnsanoğlu direniyor. 

Yetkililerle gün boyu kampın farklı alanlarını gezerken ‘duydukları gururu’ yüzlerinden okumamak imkânsız. Nitekim Akçakale Kaymakamı Eyüp Fırat da bu gururu saklamıyor. Türkiye’nin ne kadar cömert davrandığını anlatırken önümüzdeki olası bir ABD saldırısı sonrasında yeni bir göç dalgasının da endişesi içinde hazırlık yaptıklarını anlatıyor. Henüz eğitim dönemi başlamadığı için ilk ve ortaokullar açılmamış. Ancak anaokul sınıfları dolu. Konteynirden yapılan anaokulunda 8 sınıf var. Sınıfları dolduran 3-5 yaş arasındaki çocuklar avaz avaz Türkçe çocuk şarkıları söylüyorlar. Kampın sahra hastanesinde bizi bir aile hekimi karşılıyor. Günde 250-300 hastaya baktıklarını anlatıyor. Kampın müdürlüğünü son 11 gündür müftü Hüseyin Ortaç yapıyor. Şaşırıyorum. 

Kampı dolaşırken bir gençlik hayalim gözümde canlanıyor. Eğer gazeteci olmasaydım muhtemelen Birleşmiş Milletler’in bu tür mülteci kamplarından birinde çalışmak isterdim.
Hayallere vakit yok. Birkaç çocuk önümüzü kesiyor. Hepsi tertemiz, pırılpırıllar, gözlerinin içi gülüyor. Biraz ileride kadınlar bulaşık alanının plastik bir pervazla kapanmış kısmında bulaşıklarını yıkıyorlar, çadırların arasında dolanırken gözleri sürmeli, yılgın bakışlı kadınlar utanarak içeri kaçışıyor.
Mescide geldiğimizde içeriden Kuran kursundaki çocukların sesleri duyuluyor... 

Etrafımda gördüklerimi kameraya anlatıyorum. Elimdeki deftere notlar alıyorum. İçimde hüzünlü bir yağmur bulutu birikiyor. 

Suriye iç savaşının en somut sonucu olan bu çaresizlik fotoğrafının içinde yürümeye devam ediyorum...