Sus be adam!

Her şeyi geçiyorum, torununun olduğu gün insan kızına bunu yapar mı? Cem Yılmaz ve eşine yazılıp çizilenlere aldırmamalarını tavsiye ediyorum.
Sus be adam!

Magazinin yükselen yıldızı İzzet Çapa yine magazin muhabirlerini atlatarak Cem Yılmaz’ın eşi Ahu Yağtu’nun babası ile kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirmiş. Habertürk’de yayımlanan söyleşiyi yüzümüz kızararak okuduk. Utandığımız kısım İzzet Çapa’nın soruları değil bu sorulara ‘sözde’ babanın verdiği cevaplardı. Şöhretlenmelere doyamayan bu babanın adını bilerek yazmıyorum. Cem Yılmaz ve ailesi hakkında demediğini bırakmadığı röportajı inanın yenilir yutulur bir şey değil. Babanın mahrem hayatlarla ilgili anlattıklarının hepsi doğru kabul edilse bile anlatma şeklindeki üslup, benzetmeler, isim takmalar, yakıştırmalar utanç verici. Babanın yaptığı açıklamalardaki seviye o kadar yerlerde sürünüyor ki anlaşılan Cem Yılmaz ve ailesi de bu durumdan rahatsız olmuş ve babaya mesafe koymuşlar. Vay sen misin mesafe koyan, adamı tutabilene aşk olsun. Her şeyi ama her şeyi geçiyorum, torununun olduğu gün insan kızına bunu yapar mı?
Bu vesileyle Sevgili Cem Yılmaz ve eşine bu mutlu günlerinde tüm bu yazılıp çizilenlere aldırmamalarını tavsiye edip mutluluklar dilerim. Umarım Kemal de babası kadar Türk insanının kalbinde değerli bir yere sahip olur. Ömür boyu güler, güldürür...

Camilere minare koymak şart mı?
Milliyet gazetesinin Ramazan Sohbetleri köşesini hazırlayan Süleyman Ateş’in dün ilginç bir soruya verdiği cevabı bilmem okudunuz mu? Göker Önen adlı okuru, cuma namazına gittiğini, caminin içinde yer bulamadığını, etraf da çamurlu olduğu için oturarak namaz kılmak zorunda kaldığını söyleyip sözü kapalı alanların küçüklüğüne getiriyordu. “Artık minare yapmanın ne anlamı var? Ben 20 yıldır bir tane minareye çıkıp ezan okuyan müezzin görmedim, bunların yapımında kullanılan paraya yazık değil mi, israf olmuyor mu? Peygamberimiz dönemindeki mescit anlayışıyla şimdi yapılanlar birbirini tutuyor mu?” diye soruyordu. Süleyman Ateş ise bundan yıllar önce benzer bir tartışmayı Samsun’da bir konferansta dile getirdiği için başına gelenleri anlatıyordu. Sözlerini ise “Müslümanlar işin özünü bırakmışlar; görünümle, gösterişle uğraşıp duruyorlar. Ama kime söz anlatacaksın? Böyle gelmiş, böyle gitmez inşallah” diyerek bitiriyordu. Son günlerde tartışmaya başladığımız camiler konusunda gelinen en ilginç noktalardan biri. Biz bırakın minare olup olmamasını, daha modern mimari tartışmasına bile gelemedik. Madem cami mimarisini tartışıyoruz, gelin açıktan soralım: “Sahi camilerde minare kullanmak şart mıdır? Şartsa birisi bunun nedenini açıklayabilir mi? Geçtim mimarisini, dini olarak açıklayabilir mi?”

Türkiye’nin en yalnız insanı
Tutuklu askerlerin, tutuklu KCK’lıların, tutuklu gazetecilerin, tutuklu öğrenciler dahil kimi ararsanız iyi kötü sesleri dile getiriliyor.
Bir kişinin hariç!
Bir zamanlar bir Hanefi Avcı vardı, aranızda hatırlayanınız var mı? Ya da son aylarda Hanefi Avcı ile ilgili çıkan tek bir haber gördünüz mü? Oysa Avcı cezaevine gireli neredeyse 22 ay olmuş. Geçen gün kendi adıyla kurduğu www.hanefiavci.com sitesinde uzun bir mektup yayımlamış. Özetle “3. yargı paketine bakarsanız suçlu olsam bile yattığım süre göz önüne alındığında serbest kalmam gerekir, dilekçelerime cevap verilmediği gibi kimse de sesimi duymuyor” diye yakınıyor. Ortaya soralım, haksız mı?

Kim olduğumu biliyor musun?
Hrant Dink’in ölümü ile ilgili yargılanan Erhan Tuncel sivil polisler üzerini aramak isteyince “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye diklenmiş. Hukuku kişisel kararlarla belirlenen, sağlam bir anayasası olmayan, makam sahibi bir tanıdık ile işlerin çözüldüğü ve bunun alışkanlık haline getirildiği bir ülkede hiçbirimizin Tuncel gibi cinayetten yargılanan birine bile “Sen kimsin kardeşim?” diye sormaya hakkı yok. İster polisi sıraya dizdiren iktidar partisi vekilinin oğlu olun, isterseniz cinayetten yargılanan Erhan Tuncel, fark etmiyor.

Macera filmi tadındaki Micro
Televizyon seyretmeyeli 35 gün oldu. Geçen gün öğle sıcağı bastırmışken televizyonu açtım, bir doğa belgeseline denk geldim. Belgeselde karıncaların hayatı anlatılıyordu. Şu günlerde tam da bu konuyla ilgili bir kitap okuyorum. Kitabın adı Micro. Jurassic Park’ın yazarı Michael Crichton yazmış ancak bitirememiş. Ömrü yetmeyince kitabı bitirmek Richard Preston’a nasip olmuş. Kitabın önsözünde Preston bizlere normal yaşamdan ne kadar koptuğumuzu, çocuklarımızın şehirlerde steril hayatların içinde vahşi hayatın mücadeleciliğinden ve acımasızlığından nasıl da dışlandığını anlatıyordu. Kitap ise doğanın içinde geçen müthiş bir macera filmi tadında. 7 genç bilim insanının bir deney sonucu boyutları küçültüldükten sona Hawaii’de suni bir yağmur ormanı içinde karıncalar, sivrisinekler, yarasalar ile geçen yaşam mücadelesi. Muhtemelen yakında filmi çekilip sinemalara gelecektir. Zaten şu an sadece İngilizce olarak yayımlanmış ama eğer olur da bir yayınevi Türkçesini yayımlarsa bu kitabı özellikle çocuklu ailelere tavsiye ederim. Biliyorum, doğa, toprak, karınca, yarasa sadece belgesellerde var ama en azından orada yani gerçek hayatta neler olduğu hakkında çocuklarımız farklı bir bakış açısına sahip olabilirler.