Tek yol devrim!

'Türkiye'nin en sert ve özgür muhalefeti internet sitelerinde yapılırken hâlâ interneti küçümsemek sorunlu bir bakış açısı.'

Tek bir internet sitesi yakasından tutmuş dünyayı silkeliyor. Düne kadar yaptığımız “İnternet, gazetenin yerini alır mı?” tartışmalarını çöpe atabiliriz. Çağımızın yeni efendisi, dünyanın en değerli şeyi ‘bilgi.’ Bilgi devrimi yaşanıyor, gerisi teferruat. Durumun farkına varamayanlar hâlâ “Elinde klavye olan adamdan korkacak değiliz” minvalinde açıklamalar yapadursunlar, aslında hepimiz biliyoruz ki korkudan dizleri titriyor. Bugün açıklanan sadece ABD diplomasisinin karanlık koridorları, yarın bankaların yazışmaları açıklanacak. Sonrası meçhul... Düne kadar internet medyası, gazeteciler için bir kaybedenler kulübüydü. İşsiz gazeteciler, yazacak hiçbir yer bulamadıklarında, internet sitelerine sığınıyorlardı. Bu internet sitelerinin bir geliri olmadığı için, genelde adam çalıştıramıyor, ofis tutamıyorlardı. İşsiz gazeteciler evde, daha çok büyük sitelerden gördükleri haberleri ‘çalarak’, kibarca söylersek copy paste tekniği ile hayatlarını idame ettiriyorlardı.

Hadi Özışık geçen gün, ekranda interneti aşağılayan iki meslektaşımızla ilgili sitem dolu bir yazı yazdı. İki gazeteci özellikle WikiLeaks depreminde internetin değil, gazetelerin işin ağır yükünü aldığını savunuyorlarmış.

Bugün Türkiye’nin en sert ve özgür muhalefeti internet sitelerinde yapılırken hâlâ interneti küçümsemek vizyonu sorunlu bir bakış açısı.
İnternet çağında gazetecilik anlayışı da değişiyor. Şu an reklam pazarı hâlâ çok çok dar ama yine de internet siteleri kendi imkânlarıyla ayakta durmaya çalışıyorlar. Bundan 5 yıl sonrasını düşündüğümde, içerik üreten insanların toplandığı portallar gözümde canlanıyor.
Medyada patronluk dönemine veda ederken değişmeyen tek gerçek var. O da ekonomik bağımsızlığı olmayan hiçbir medyanın internette bile olsa editoryal bağımsızlığı olmayacağı gerçeği.

Sevişmek sanat için midir?

Casa Dell Art Galerisi’nde Şükran Moral müthiş bir performans sergilemiş! Sanatçımız bir başka kadın sanatçıyla tül bir perdenin arkasında sanat icabı soyunup sevişmişler. 15 dakika süren sevişmeyi de bir fotoğrafçı ve kameraman görüntülemiş. 150 kişilik seyirci grubu arasında, sanat mahallini terk eden olmuş, sonuna kadar izleyen de.
Moral bu performans öncesi Milliyet Sanat’a verdiği röportajda ‘Amemus’ adlı etkinliğinde, “Amacım seyircinin erotik bölgelerine sızmak” diyor.
Böyle bir sanat etkinliğini kaçırdığıma ise inanın hiç üzülmedim. Deniz Baykal’ın internete düşen görüntüleri, Cüppeli Ahmet Hoca’nın satılmaya çalışılan gizli çekimleri ve en son Başsavcı Osman Kaymaz’ın bir otel odasında basıldığı görüntüleri ile birileri çoktan bizim erotik bölgelerimize sızmış durumda zaten. Sanatçımıza durumu özetlemek gerekirse, “This has been done before!” Tercüme edersek, boşuna seviştiniz!

Başbakan kürsülerden diyor ki: “Hakkımdaki iddiaları bana sormadılar.” Oysa Başbakanlığı defalarca aramışız, aylardır ısrar etmişiz nafile! Başbakan bize röportaj vermiyor. Hep aynı isimlerin sorularını yanıtlıyor. Kimseyi zan altında bırakmak istemem ama pek çok gazeteci meslektaşımız Başbakan’ın karşısına geçince süt dökmüş kedi kıvamındalar. Jöle gibi yumuşacık oluyorlar. Madem ortada bunca iddia var ve Başbakan da kendisine sorulmadan bu iddiaların yazılmasından şikâyetçi, o zaman benim açık bir çağrım var:
Sayın Başbakan gelin, oturun karşımıza, soru soralım. Hem bizi bu kadar azarlayıp hem de er meydanından kaçmak yakışmıyor. Biz zan altında kalıyoruz ayrı, size de ayıp oluyor!

Protestocu öğrenciler bu yazıya dikkat!
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden dün yazdığım ‘protestocu üniversiteliler’ yazısı üzerine iki telefon aldım. Biri Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’dan, diğeri Yardımcısı Mehmet Altınok’tan. Altınok, “Gençler gözaltına alındı, dövülmedi, terörle mücadeleye götürülmedi” diyor. “O görüntüleri biz de istemiyoruz ama biri kendini yere atınca kaldırmak için birkaç kişinin birden tutması gerekiyor. Mecbur kalıyoruz.”

Bir gün önceki olayda 26 kişi ifade verip serbest bırakılmış. Altınok, “Tutuklamalar eylemlerle ilgili değil, örgütle ilişkili olduğu için tutuklanıyorlar. Kapalı mekânda eylem yapmalarına karşıyız. Dışarıdaki eyleme müdahale etmiyoruz” diyor. Eylemci gençlerin diğer vatandaşları “Bilet almayın” diye teşvik ettiklerini anlatmaya başladığında, “İyi de bu suç mu?” diyorum. Bazı savcılar bunu hırsızlık olarak değerlendirip işlem yapıyormuş. Bazıları propaganda olarak görüp bırakıyormuş.
Emniyet müdür yardımcısı, bir gün önce gözaltına alınan aynı grup dün dışarıda eylem yaptığında dokunmadıklarını söylüyor. “Eylemlere hangi aşamada müdahale ediyorsunuz” diye soruyorum. “İlk olarak özel güvenlikçiler dışarı davet ediyorlar, toplantının devam edemeyeceği durumda bağırıp çağırırlarsa engel olmak zorunda olduklarını” belirtiyor. Çapkın da Altınok’u teyid etti. Bunları yazıyorum çünkü bu bile önemli bir adım. En azından artık İstanbul’da bu tür bir davranış sergilenip eleştirildiğinde, alınan, cevap verme ihtiyacı hisseden bir yönetim anlayışı var. Yani teori iyi, darısı pratiğin başına.