Türk ateistler için minimalist bir cami

Sancaklar Camii mimarinin ötesinde demokrasimiz adına da pek çok tartışmayı içine koyabileceğimiz bir ibadet alanı.
Türk ateistler için minimalist bir cami

Yılın şu son günlerinden birinde nihayet Büyükçekmece’deki Sancaklar Camii’ni ziyaret edebildim. Proje aşamasından itibaren takip ettiğim mimar Emre Arolat’a ait olan bu ilginç cami nihayet bitmişti. Camiyi bulmak kolay olmadı. İstanbul’dan 1 saatlik bir yol sonrasında sora sora bulabildik. Kapıdan girince sağımızda Sanayi Devrimi’nden kalma bir fabrika bacasını andıran, taş yığını dikdörtgen minaresi bize ‘hoş geldin’ dedi. Üzerinde hat sanatı ile yazılmış Arapça cümleleri görmesek yanlış yere geldiğimizi düşünebilirdik. Belki de caminin en oyunbaz ve ilginç yanı ortada sadece ilk bakışta kot farkından dolayı bu minarenin görünür olmasıydı.

“Yahu minareyi koymuşlar, camiyi yapmayı unutmuşlar?” gibi soğuk espriler yapılabilecek bir ortam!

Ana girişin sağ yanında yan yana dizilmiş üç musalla taşı duruyordu. Hemen sol yanındaki merdivenlerden ana giriş kapısına doğru inerken arazinin doğal yapısı (çim-toprak) bütünleşen peyzaj, suyun akışkanlığı ile tamamlandı. Koyu taş granitler ile su yollarından yapay derelerin buluşması birazdan bizleri Sancaklar Camii’nin ana kapısına getirdi. Dünyanın neresinde olursa olsun camilerin sanırım en sorunlu alanları ayakkabıların giyilip çıkarıldıkları ve sonrasında saklandıkları bu alanlar. Zira bu alanlar camiler için aynı zamanda eş-dost ile el sıkışıldığı, esnafın mahalleliyle en azından bir merhaba deyip iki cümle edildiği, zaman zaman camilere, zaman zamansa hiç bilmediğiniz uzaklarda bir yerlere yardım paralarının bu hızlı trafikte toplandığı, namaz kılmaya giren inançlı insanları bile soymayı göze almış dinden imandan bihaber gözü kara hırsızlara karşı tedbir alınması gereken, ayakkabıların namaz sonrasında dönüldüğünde yerinde bulunacağı, en azından eski püskü ayakkabılar ile değiştirilmemesinin garanti altına alınması gereken mekânlar. Bir de buna haremlik selamlık yani kadınlarla erkeklerin giriş çıkışta karşılaşmalarının minimuma indirilmesi gereken yerler olarak bakarsanız sanırım üzerinde neden uzun uzun düşünmemiz gerektiğini daha iyi anlarsınız. Bu yüzden Sancaklar Camii’nin en zayıf noktası sanırım giriş kapısı. Bir camiden çok Ulus’ta lüks bir eve girermişçesine yere sabit bir paspasın önündeki dar alana gelip ayakkabılarınızı çıkartıp, elinize alıp içeri girmeniz ve içeride sağ tarafta sizi bekleyen gayet şık ve düzgün yapılmış ayakkabılığa yönelmeniz bekleniyor.

Sadece bu bile bizim alışılageldik cami kültürümüzdeki ezberleri zorlamaya yeter.

Sancaklar Camii’nin en büyük sürprizi iç mekânda ayakkabılarınızı koyup içeriye geçtikten sonra sizi bekliyor. Daha çok Uzakdoğu’ya ait dinsel mekânlarda görmeye alıştığınız loşluk siyahın, grinin tonları ile yumuşadığı bir sadelik, beton duvarlar, o duvarların kıble yönünde yukarıdan aşağıya neredeyse duvarın üzerinden bir su efektiymişçesine sızan uhrevi ışık, duvardan duvara halılar alışıldık bir camiden çok, bir terapi merkezine adım attığınız hissini uyandırıyor. Bu atmosfer bile minimalist bir Türk ateisti 2 rekat namaz kıldırmaya teşvik edecek kadar çekici gözüküyor!

İçeriye girdiğinizde birkaç adım atıp ortada tertemiz halının üzerine oturup durmak istiyorsunuz. Bunun nedeni içine girdiğiniz mekânın sizi kapının dışındaki bütün bu koşturmacadan, yol boyunca geldiğiniz otoyollardan, o otoyolların etrafındaki çirkin yapılardan, geride bıraktığınız şehirde kalan hırslı insanlardan, bıkkın politikacılardan, öfkeli futbol taraftarlarından, yeşil yandığında kornaya basan sabırsız şoförlerden, tanıdığınız insanların bildiğiniz yalanlarından, tanımadığınız insanların düşmanlıklarından, umutsuzluktan, hırstan, hasetten, her şeyden, her şeyden kurtarıyor olması.

Sancaklar Camii’nin kapısı kapanınca, sizin içinizde bir başka kapı açılıyor.

Karşınızda ilk gördüğünüz şey ‘sessizlik’! Sadece sessizlik de değil etrafınıza baktığınızda gözle görülebilir hiçbir yerde herhangi bir rengin olmamasının getirdiği ‘sadelik’, burada size yönelik hiçbir tehlikenin olmayacağına dair ‘güven’ duygusu, kalın duvarların arkasında telaşa emanet ettiğiniz ‘zaman’ ve nihayet baş başa kaldığınız ‘siz’. Yani imanın olmasa da imana başlamanın beş şartı.

Sadece camiler değil kiliseler, sinagoglar, cemevleri, Zen tapınakları aslında bizlere inanç dünyamızı oluşturmak için hep bu 5 şartı oluşturduklarını vaat ediyor.

Sancaklar Camii mimarinin ötesinde demokrasimiz adına da pek çok tartışmayı içine koyabileceğimiz bir ibadet alanı. Günümüzde her şeyin tektipleştiği, estetik zevklerin kopyalanarak çoğaltılmaya çalışıldığı, inanç dünyalarının böylesi ortamlarda otomatiğe bağlandığı, özgürlüklerin yerini hayatın her alanında dayatmaya bıraktığı, girişimciliğin irade ile dizginlendiği, yaratıcılığın günlük çıkarlar uğruna köreltildiği, rantın hayatın her alanını ele geçirdiği günümüzde böyle bir caminin olabilmesi bile zarif bir meydan okuma.

İnanın Sancaklar Camii bir camiden çok daha fazlası...

Hayırlı olsun.