Vakanüvisler yeni Türkiye'yi nasıl yazacak?

Artık kahramanlardan hainler yaratma sürecine biraz ara verip önümüze, yani geleceğe bakabiliriz umarım.

Yeni Türkiye’nin yeni siyasi kadrolarını sanırım önceki gün açıklanan aday listeleri ile hepimiz gördük. Üç aşağı beş yukarı yeni Meclis’e kimlerin nereden gireceğini de tahmin ediyoruz. Arada çıkabilecek birkaç sürpriz isme alışmamız için de önümüzde yeterli bir zaman var. O zaman isterseniz gelin biraz ‘Yeni Türkiye’ nasıl kurulacak, buna kafa yoralım. Başbakan’ın kendisinin ‘ustalık’ dönemi olacağını söylediği bu yeni yasama döneminde Yeni Türkiye iki ayrı kanaldan kurulacak. İlki, TBMM’de geleceğin tasarlanacağı yeni anayasa değişikliği, ikincisi ise özellikle seçim sonrasında yeni atanan Ergenekon savcılarının geçmişle hesaplaması... Geleceği yeniden kurmak, geçmişi yeniden inşa etmekten daha kolay. Zira Ergenekon savcıları bir anlamda yakın tarihimizin vakanüvisleri gibi çalışıyorlar. Yani kısa bir süre öncesine kadar ‘kahraman’lıkla onurlandırılan, ‘başarılı’ olarak ödüllendirilen pek çok isim, karşımıza hain, terörist damgası ile çıkarıldı. Kiminde savcılar haklıydı, kiminde kantarın topuzu ‘malum’ nedenlerden dolayı kaçırılmıştı. Peki, seçimler sonrasında ne olacak? Yeni Ergenekon savcılarının, dosyaları en baştan ele almaları olumlu bir gelişme. Aslında Ergenekon davasına tam da böyle bir müdahale gerekiyordu. Yıllardır işin içinde kaybolmuş, ama doğru ama yanlış farklı bir bakış açısını zaman zaman kaybetmiş bir davanın devamının dosya takibi yaparak değil, geçilen süreci, yaşanılanları hesaba katarak yeni bir perspektiften ele alınması, Ergenekon soruşturması ve dava süreci adına atılabilecek en olumlu adımdı. Ergenekon davasına (ki buna askeriye ile ilgili başta Balyoz olmak üzere diğer 8 davayı da eklersek), aslına bakarsanız anayasa değişikliğinin önünü tıkayan bir sürecin açılması olarak bakabiliriz. O süreç yeterince açıldı. Bu dönemde hukuktaki diğer tıkaçlar da ortadan kaldırıldı, sistem yenilendi. O zaman artık geçmişle uğraşıp kahramanlardan hainler yaratma sürecine biraz ara verip önümüze, yani geleceğe bakabiliriz umarım. Yeni Türkiye’nin, yakın geçmişle uğraşma yöntemine şimdiki gibi hoyratlıkla devam ederse gelecekle uğraşmaya ne enerjisi, ne gücü ne de takati kalacak. Yeni Türkiye kurulacaksa geçmişte değil, gelecekte kurulacak.

Başörtüsü partilerüstü bir mesele
Sümeyye Erdoğan’ın tiyatroda maruz kaldığı durumu yazdım ve bir kesimden tam da beklediğim tepkileri aldım. Bu kesim, meseleyi Başbakan’ın kızının yaşadıkları ölçeğinde değerlendiriyor. Böyle olunca da toplum olarak karpuz gibi ortadan bölünüp birbirimize atıp tutmaya, karalamaya başlıyoruz. Başörtüsü meselesini partilerüstü bir ölçekte değerlendiriyorum. O gün Devlet Tiyatrosu’nda Sümeyye Erdoğan’ın başına gelen, aslında başörtülü kadınlarımızın günlük hayatın içinde reva görüldükleri onlarca ‘öteleme’den bir tanesiydi. Nitekim Başbakan’ın kızının başına gelmeseydi, sıradan hayat gerçekleri olarak yaşanacak, haber bile olmayacaktı. İşte benim meselem de tam burası. Tekrar ediyorum, kadınlarının % 60’ının başörtüsü taktığı bir ülkede, başörtüsü takan kadınlarımıza bir kesim tarafından nasıl oluyor da hâlâ azınlık veya ‘öteki’ muamelesi çekilebiliyor? Başörtülüler ile dalga geçmek, küçümsemek, ‘ama o türban’ demek, ‘ama onlar da...’ diye başlayan cümleler sarf etmek bu coğrafyada nasıl oluyor da langadanak söylenebiliyor? Erkeklerinin başının içinde ne var diye sorgulamadan Meclis’e sokmakta sakınca görmeyip kadınlarının başları örtülü diye Meclis’e sokmayan bir ülkede, biliyorum bunlar hayli lüks sorular. Böyle bir siyasi atmosferde pek çok kişinin hayatı yandaş yoldaş basitliğinde ele almasını da anlayabiliyorum, ama yine de Serdar Turgut gibi, bu konularda kafası en açık bir entelektüelin bile bu meseleyi sıradan bir olay olarak geçiştirmesini aklım almıyor. Sevgili Serdar Turgut, asıl korkunç olan bu zaten. Başörtülü kadınlarımızı birilerinin ‘öteleme’ hakkını sıradanlaştırması. Yoksa mesele Başbakan’ın kızının da bunlardan sadece biri olması değil...

3. sayfalık film hikâyesi
Dr. Berk Topuz, bundan iki yıl önce yolda arabası ile giderken bir başka arabanın şoförü olan Erkan Baydar ile kavgaya tutuşuyor. Arabalardan iniliyor, kavga büyüyor; Erkan Baydar, Dr. Berk Topuz’u bacağından vuruyor. Tutuklanıp cezaevine konuluyor, ancak olay burada bitmiyor. Anladığımız kadarı ile arada tehditler oluyor ve 7 ay sonra Erkan Baydar cezaevinden çıkınca, Dr. Berk Topuz, tehdit telefonları aldığı iddiası ile polise başvuruyor. Üstelik bir de değil, tam 7 kez. Bu da yetmezmiş gibi evine iki adet bomba düzenekli paket yollanıyor. Olağan şüpheli Erkan Baydar yeniden cezaevine gönderiliyor. Ancak polisin dikkatli çalışması sonrasında anlaşılıyor ki Dr. Berk Topuz tehdit mesajlarını arkadaşlarının telefonlarından kendisine attırmış, bomba düzeneğini de kendisi düzenleyip evine yollamış. Amacı, kendisini tehdit etmesinden korktuğu Erkan Baydar’ı cezaevinde tutmakmış. Sonrasında ne mi oluyor? Dr. Berk Topuz da Erkan Baydar’ın yanına, cezaevine yollanıyor. Şimdi bu olayı senaryo olarak yazsanız, yapımcılara ‘bu kadarı da olmaz’ diye kabul ettiremezsiniz, ama oluyor işte. Yok öyle, burası Türkiye...

.