Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe

Doğuda bir savaş var. Batıda ise şehit cenazeleri evlere gelmediği sürece bu savaşa azalan ilgi.
Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe

Bu yıl kızıl erik fırtınası Bodrum kıyılarına çok geç ulaştı. Yine de rüzgâr püfür püfür esiyor. Denizin rengi laciverte döndü, öğleye doğru denizin açıklarında dalgaların kuzu kuzu bıraktığı beyazlıkları görüyorsunuz. Açıkta çok dalga olmalı. Ufukta hiçbir tekne gözükmüyor.
Aklı olan bu havada denize çıkmaz zaten...
Günlerden pazar. Ramazan bu yıl da yine halk plajlarını vurdu.
Lüks beach club’ların şezlongları görece boşalmış olsa da hâlâ pek çok kişi güneşin tadını çıkartıyor.
Kalabalık gruplar halinde bir araya gelen arkadaşların gündemini havadan sudan konuşmalar işgal ediyor. Şezlonglara uzananlar arasında kitap okuyan sayısı çok az. Kimi denize girip çıkıyor, kimi havuzda serinliyor.
Ege’ye has bir tembellik şık plajın her yanına çökmüş gözüküyor. Rüzgâr baş döndürücü bir hızda eserken güneşin kavurucu sıcaklığı bir nebze olsun hafifliyormuş gibi geliyor.
Oysa tenler kavruluyor.
Plajın biraz ötesinde bir bayrak direği ve üzerinde dalgalanan ay yıldızlı bayrak var. Kırmızının üzerindeki o ay yıldız hele böylesine çılgın bir fırtınanın rüzgârında dalga dalga dalgalanırken her zamankinden daha güzel gözüküyor.
Günlerden pazar.
Ülkenin bir ucunda böyle bir atmosfer varken şezlongda mini bikinisi ile uzanmış genç kız cep telefonundan kontrol ettiği sosyal medya mesajları arasında yine aynı haberi görüyor; Güneydoğu’da 8 şehit var. 1, 2, 3, 4 hatta 5 bile olsa artık ‘son dakika’ geçmiyor ama 8 sayısı sosyal medyada takip ettiği sitelerin dikkatini çekecek kadar önemli. Gelen mesajın sonunu bile okumuyor. Eli, ekranı yukarı doğru kaydırıyor.
Hah olimpiyatlar, dedikodular, şunlar bunlar...
Birazdan akşamüstü partisi başlayacak. Latin bir grup sahne alacak. Bezgin bir şekilde kalkıp denize giriyor...
Oh mis!
Yanlış anlaşılmasın, bu satırlarımızı standart bir ulasalcı yazarın “Şehitlerimiz varken nasıl da hiç kimse umursamıyor, şerefsizler” serzenişi ile yazmıyorum.
Tam tersi, şehitlerimiz varken artık nasıl da pek çok kişi hayatın kendi olağan akışını bozmadan hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam etmeyi tercih ediyor, bilinsin istiyorum. ABD’de yakın bir zamanda sıradan bir manyak 12 sivili öldürdüğünde neredeyse milli yas ilan edildiğini düşünürseniz bizde 8 şehit bile artık hayatın olağan akışını bozacak kadar büyük bir sayı olarak gözükmüyor.
Pek çok kişi için Türkiye’nin kader gibi yaşadığımız ve değiştiremediğimiz şartlarının oluşturduğu ‘can sıkıcı bir gelişme’ DAHA, o kadar!
Basit bir psikolojik refleksle çözemediğimiz bir konuyu her geçen gün daha çok görmezden geliyor, daha hızlı kaçıyoruz.
Batı cephesinde durum bu!
Güneydoğumuzda artık herkesin kanıksadığı ve 8 şehit haberi gelmeden haber bile olmayan bir savaş var. Batıda ise şehit cenazeleri evlere gelmediği sürece bu savaşa (ya da resmi söylemle terörle mücadeleye) azalan ilgi.
Güneydoğu’da savaşın harareti arttıkça batıda terörün reytingi düşüyor.
Statüko böylesine donuklaşırken ne yazık ki ölen öldüğüyle kalıyor.
Evet, nerede kalmıştık; kızıl erik fırtınası bu yıl Ege kıyılarına geç geldi ama kolay gideceğe benzemiyor!

2020 İstanbul TOKİ olimpiyatları
Dünyanın herhangi bir yerinde yeni açılan bir lokantayla ilgili yapılan habere baktığınızda doğal olarak o lokantada yenilecek yemekler, mutfaktaki aşçı konuşulur değil mi? Ne de olsa insanlar o mekâna karınlarını doyurmak için gidecekler. Oysa bizde yeni açılan lokantalarla ilgili çıkan haberlere bakarsanız genelde lokantanın tasarımcısı hatta iç mimarının konuşulduğunu görürsünüz. Konu bir türlü yemeğe gelmez.
İşte 2020 Olimpiyatları’na talip olmamızı da ben aynen buna benzetiyorum.
2012 Olimpiyatları’nda neredeyse madalyada sıfır çeken bir ülke olarak tarihe geçmek üzereyiz ama gözümüz 2020 Olimpiyatları’nı İstanbul’a getirip getiremeyeceğimizde.
Ekonomik geleceğini memleketteki inşaat sektörüne bağlayan bir hükümet için oldukça anlamlı bir hedef. Gelin görün ki sportmence olduğunu söylemek mümkün değil.
Bu olimpiyatlarda milli kafile olarak çuvallamamızın hesabını verecek tek bir yetkili bile ortada yokken bilmem fazla mı naif konulara takılıp kalıyorum.
Geçen gün gazetelerimizde Çin’de çocukların hangi şartlarda olimpiyatlara hazırlandığı bir kara propaganda nesnesi olarak veriliyordu. Neredeyse çocukları döverek olimpiyatlara hazırlayan Çinli hocaları görünce doğal olarak öfkeleniyordunuz. Yine de aynı haberden, beğensek de beğenmesek de Çin’in bir olimpiyat projesi olduğunu ve bunun daha çocuk yaşta başlatıldığını da öğreniyorduk.
Bizim böyle bir projemiz var mı sahi?
Ya da hiç oldu mu?
Yakın dönemde en büyük olimpiyat başarımızı Bulgaristan’da yetişen Naim Süleymanoğlu’nu Türkiye’ye kaçırarak aldığımızı düşünürsek ‘devşirme sporcular’ hariç hiç olmadı diyebiliriz.
Filenin sultanları, potanın perileri gibi keşke atçılığın prensleri, optimistin prenseslerini de yetiştirebilseydik. Başka ülkelerin engelli sporcuları ile derece aradığı olimpiyat oyunlarında biz ulaşa ulaşa Derya Büyükuncu ile olimpiyata katılma rekoruna ulaşabildik. Eğer 2020 Olimpiyatları’nı İstanbul’a getirtebilirsek inşaat sektöründe TOKİ statları ile ne kadar övünsek az olacak. Gerisi teferruat zaten.