Zorunda mıyım?

Dilber Ay ile yaptığım 'zorunda mıyım' gafımın reklam malzemesi olması, reklamcılıkta sosyal medyanın kullanım gücünü gösteriyor.
Zorunda mıyım?

*Bazı formatlar Türkiye gerçeklerinden doğuyor. Bu kadar tutuklunun olduğu bir ülkede Dilber Ay’ın Flash TV’de yayımlanan cezaevindekilere şarkılar konsepti de bunlardan biri. 5n1k’da Dilber Ay ile yaptığım ve sonrasında internete düşen ‘Zorunda mıyım?’ gafımın bir GSM firmasına reklam malzemesi olması da reklamcılıkta sosyal medyanın kullanım gücünü gösteriyor. Bir süredir GSM firmaları normal şartlarda viral olarak internette olabilecek absürdlükte reklam kampanyaları ile rekabet ediyorlar. Nitekim Dilber Ay ve Şahan’lı ‘Zorunda mıyım?’ reklam kampanyası da bu yeni ve absürd reklamcılık anlayışının son ürünü. İşin garibi, reklamla beraber benim gafım yeniden sosyal medyada dolaşıma sokuldu. (Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan durumları). “Reklamı beğendin mi” diye soranlara kafadan aynı cevabı veriyorum: “Zorunda mıyım?” Kısa bir sessizlik oluyor ve başlıyoruz karşılıklı gülmeye... 

*Geçen gün Cafe de Paris adlı kafeye gidip ‘klasik’ mönüsünü tattık. Yine önden salata yenildi, ardından ince dövülmüş soslu et ve patates kızartması servis edildi. Bu yemeği en son Ankara’da üniversite yıllarında yemiştim. Şurası bir gerçek ki özellikle büyükşehirlerde kurulan yeni et restoran zincirleri bizim et tüketme şeklimizi de değiştirmiş. Yakın zamana kadar sadece kebap veya dövülmüş etlere talim ederken artık ‘aged’ dediğimiz dinlendirilmiş etler, kalın biftekler ve daha birçok çeşit var. Hesabı ödeyip masadan kalkarken “Cafe de Paris yıllar içinde hiç değişmemiş” dedim ancak bizim ağız tadımız oldukça değişmiş. 

*Dün akşam Mehmet Ali Birand ile Soruyorum programı vesilesi ile bir araya gelip 28 Şubat belgeselini konuştuk. ‘Konuştuk’ yanlış kelime, 90’lı yıllarda yaşadığımız fırtınalı gazeteciliği ve 28 Şubat döneminde başımıza gelenleri gözden geçirdik. Laf lafı açıp gördüğümüz baskıyı çeşitli örneklerle birbirimize anlatırken bir anda şunu fark ettik: “Biz gazetecilerin o günlerde yaşadıkları ne kadar da bu günlerde yaşadıklarımıza benziyor?” 32. Gün programında öyle dosyalar yayımlıyorduk ki askerler tepemize binmişti. Kürt meselesi üzerine haber yapmamız yasaktı, siyaset yasaktı hatta ekonomi haberleri bile yapmamız yasaklandı. Baskılar yüzünden kendimizi haber toplantılarımızda kara kara düşünürken bulduk. Bugün sevgili Abbas Güçlü’nün başarı ile yaptığı üniversitelerde öğrencilerle yapılan program formatı işte o baskılar sonucu doğdu. “Biz hiçbir konuda konuşamıyorsak bari öğrenciler konuşsun ve soru sorsun” fikri benimdi. Birand’ı ve konukları üniversiteye kaçırsak da Birand’ı andıçlanmaktan kurtaramadık. O dönem de birileri gazete köşelerinden hakkımızda operasyonel itibarsızlaştırma yazıları döşeniyordu. Birand’ı çalıştığı gazeteden işten attılar, bir süre sonra 32. Gün’ü de tıpkı bu günlerde gazeteci meslektaşlarımıza olduğu gibi ‘yıllık iznini kullanmak üzere’ erkenden tatile çıkardılar. Zaman içinde bu memlekette siyasi iktidarlar değişiyor, gazetelerdeki operasyoncular değişiyor ama mesleğine biat eden gerçek gazeteciler hiçbir zaman değişmiyor. Su gidiyor kum kalıyor.

Vur emrini kim verdi? 
*Uludere faciasında TBMM İnsan Hakları Komisyonu müthiş bir gayretle araştırıyor. Sonuç ne çıkar bilmiyorum ama komisyon üyelerinin olayın bütün tarafları ile görüşmeleri ve olayın üzerine gidiş şekilleri gerçekten etkileyici. Komisyon üyeleri son olarak Uludere ile ilgili ‘büyük resme’ baktılar ve olayın oluş anından itibaren insansız hava aracı ile çekilen 9 saatlik Heron görüntülerini seyrettiler. CHP Milletvekili Malik Ecder Özdemir’in, izlenimlerini anlatırken verdiği bir detay ilginçti. Uçakların bir saat içinde 4 ayrı sorti ile ‘hedefleri’ni, yani kaçakçıları vurduğunu söylüyordu. Bugüne kadar biz bunun sadece iki sorti olduğunu sanıyorduk. Malik Ecder, aslında vurulan insanların kaçakçı olduğunun da net olarak gözüktüğünü söylüyor. Bir milletvekilinin bile büyük resme bakıp çıkardığı bu sonuçtan sonra malum soruyu sormanın zamanı geliyor: Vur emrini kim verdi?

İlk günden belliydi 
*Gelin şu son günlerin meşhur Ak Parti–Cemaat gerilimine bir başka açıdan bakalım. Hükümet 2009 yılından bu yana Kürt konusunda iki ayrı politikayı aynı anda yürütüyor ve her ikisini de sonuna kadar sahipleniyordu. Bir yanda KCK operasyonları ile Kürt sorununa tam saha pres uygulanırken diğer yandan da Oslo süreci ile masada çözüm aranıyordu. Asıl büyük çelişki bu iki ayrı politikanın son 3 yıldır beraber yürütülme gayretinde doğuyor. Zira KCK operasyonlarını yürütenlerin bakış açısı ile bakarsanız -ki yargı en son MİT krizinde bu açıyla olaya baktı- Oslo sürecini yürütenler KCK’nın bir parçasıydı. Oysa Oslo sürecini yürütenler açısından baktığınızda ise KCK’ya yönelik operasyonlar ayakbağı oluyordu. Hatta tüm süreci (elleri kelepçeli teşhir edilen belediye başkanları örneğinde olduğu gibi) birebir sekteye uğratıyordu. Birbiri ile tamamen zıt kutuplarda yer alan bu iki farklı süreç hükümet tarafından son 3 yıldır sonuna kadar sahiplenildi ve arkasında duruldu. Oysa birbirine zıt iki sürecin bir noktada kesişeceği ve kıyametin kopacağı daha ilk günden belliydi. Koptu.