Bir yerin yerlisi olmak: Tanıdıklık ve rutinin verdiği güç

Bizim şehirlerimizde maalesef her yer çok büyük bir hızla değişiyor. Neredeyse hiç birimiz ilk evimizde oturmuyoruz, hatta bir çoğumuzun doğduğu ev çoktan yıkılmış durumda.

Geçen hafta, kızlarımı aldım, arabanın bagajında onların eşyalarından boş kalan her yeri zeytinyağı, domates konservesi, tarhana ile doldurdum ve İstanbul'a geri dönüş  yaptım. Birkaç senedir, yazın memleketim İzmir dolaylarında (daha çok Foça'da) kalıp, iş için belli aralıklarla İstanbul'a gidip geliyorum. Yazların büyük bölümünü tanıdık bir yerde geçirmenin beni çok mutlu ettiğini keşfettim

Normalde, hayatın her alanında yenilik bana iyi gelir. İş hayatım boyunca altı kez çalıştığım yer değişti ve bence her seferinde daha iyi oldu. Eşimle 10 senede beşinci evimize geçen sene taşındık. Yeni yerler görmeyi, farklı mutfakları denemeyi severim.

Cloninger kişilik modeline göre (*) ben "yenilik arayışı" özelliği belirgin bir karakterim. Bu modele göre, dört mizaç boyutu var: Yenilik arayışı, zarardan kaçınma, ödül bağımlılığı ve sebat etme. Hepimiz, bu dört özelliği farklı ölçülerde taşıyoruz. Bu mizaç boyutları yaşamımız boyunca oldukça sabit kalıyor ve bizim karar ve davranışlarımızı belirliyor. Örneğin yenilik arayışı düşük, ama zarardan kaçınması yüksek bir kişi, işinde veya ilişkilerinde, çok değişiklik yapmadığı ve risk almadığı seçenekleri tercih ediyor. Ödül bağımlılığı yüksek bir kişi daha çok takdir alacağı, zafer duygusu yaşayacağı bir hayat kurguluyor.

Bu şekilde baktığınızda, benim gibi yenilik arayışı yüksek kişilerin,  ev almayı, sürekli aynı sayfiye beldesine gitmeyi, tekrarlanan aktiviteler yapmayı sevmemesi gerek. Ama mizaç özelliklerimiz nasıl olursa olsun, bir yandan da, birçok başka hayvan gibi, kendimize ait alanlara ihtiyaç duyuyoruz. İyi bilinen, değişmeyen mekanlar veya nesneler insanların kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyor.

Bizim şehirlerimizde maalesef her yer çok büyük bir hızla değişiyor. Neredeyse hiç birimiz ilk evimizde oturmuyoruz, hatta bir çoğumuzun doğduğu ev çoktan yıkılmış durumda. Okulların, caddelerin, meydanların adları ve görüntüsü sürekli değişiyor. Şile kalesi restorasyonunda olduğu gibi, bu değişim bazen ortaya gıcır gıcır bir bina çıkarsa da yeni olan şey her zaman daha güzel olmuyor. Olsa bile anlamını yitirmiş oluyor.

Oysa yeniliksever bir kişinin bile, geçmişi ile bağlantı kurması gerekiyor. Hayat hızla akıp giderken, bazı şeylerin hep aynı kaldığını, biz o anda içine dahil olmasak bile tekrarlandığını bilmek her insana iyi geliyor. Dolayısıyla, ortamlar değiştiği için, bu geçmişle bağlantı ve güvenlik hissini ancak tanıdık insanlar ile tekrarlanan şeyler yaparak elde edebiliyoruz.

Örneğin ben şu anda İstanbul'daki evimde oturup yazı yazarken, Foça sahili sabah sporcularıyla dolmaya başlamıştır. Birkaç senedir orada olduğum her sabah ben de yürüdüğüm için artık bazı karakterleri ve onların rutinlerini tanıyorum. Biliyorum ki şu an, büyük deniz'in başındaki iskeleye plaj çantalarını bağlamış teyzeler, denizde karın eritme hareketleri yaparak sohbet ediyorlar. Üzeri çıplak birtakım emekliler ise iskelenin üzerinde ülkeyi kurtarıyorlar. Küçük deniz'in bittiği yerde, eski asker  olduğunu düşündüğüm amca, denize bakarak büyük bir dikkatle kültür fizik hareketleri yapmaktadır. Öncesinde yaptığı yürüyüş sırasında yanından geçer ve "Günaydın!" demezseniz çok sinirlenebilir. Az sonra, orta yaşlı bir adam kahverengi cocker köpeği ile birlikte her zamanki  bankına oturacak ve kola içerek müzik dinleyecek. Bu sene kulaklık aldığı için dışarıdan duyulmuyor ama iyi bir müzik zevki olduğunu biliyorum. Sinirli adam ile mor rengi seven karısı hızlı hızlı yürüyorlardır. Saat 9'da balık halinde başlayacak mezata katılıp katılmayacaklarına karar vermeye çalışıyor olabilirler.

Bütün bunların ben gitmesem de orada olduğunu bilmek çok rahatlatıcı. Aidiyet duygusu, kendimize ait alanlar istiyoruz. Bizim ülkemizde şehirler, meydanlar, siyaset, kurumlar, dostlar ve düşmanlar o kadar değişken ki, bu duyguyu ancak tanıdık yerlerde rutinin bir parçası olarak bulabiliyoruz. Bu yüzden, şu anda Foça'da ülkeyi kurtaran emekliler, sabah yüzmesindeki kadınlar, balıktan dönen kayıklar ve deniz kıyısında yürüyen çiftlere sesleniyorum: seneye yine gelin, güvende hissetmek için birbirimizin varlığına ihtiyacımız var!