Genç yaşta babasız kalmak

Kaç yaşında olursan ol, o gün çocukluğun biter. Bir günde büyürsün. İşin ilginç tarafı, o gün aynı zamanda kendini en küçük, en zayıf hissettiğin gündür. Garip, çelişkili bir histir. Yaşamayan bilmez.

Babanı, anneni  çok erken kaybettiğinde ne olur?

Bir kere, mutlaka hazırlıksız yakalanırsın.  Uzun süreli bir hastalıkla alıştığını sansan da, bir sabah aniden haberini alsan da, hiç bir şey, o ağırlığa insanı tam olarak hazırlayamaz.

İnsan sanır ki, kötü günler, kötü olduklarını göstere göstere gelir. O sabah farklı uyanırsın, ne bileyim içinde kötü bir his olur, kardeşinin günaydın deyişi, gökyüzünün rengi farklı olur diye düşünürsün.

Oysa kötü günler ve iyi günler, çoğu zaman aynı sıradanlıkta başlar. Sonra birisi bağırır, belki bir patlama olur, belki telefon çalar ve hayatının rayı değişir.  Sanki o an, hızla akan bir nehirde bir kayığın içinde küreksiz, kasksız, suyun gücüyle oradan oraya çarparak savrulmaya başlarsın.  O sıradanmış gibi başlayan kötü günde,  zaman hem  o kayıktaki çok hızlı hem de  su altında  gibi yavaş akar.  Garip bir histir. Yaşamayan bilmez.

O azgın nehir, o kötü günün sonunda, seni savurup bir kenara atar. O sabah babası, annesi  olan bir insan olarak çıktığın eve geri dönersin. Eşyalar çok gariptir. Onlar o günü hala sıradan bir gün sanarak, babanın ve senin bıraktığın gibi öylece beklerler. Eşyaların, manzaraların, dışarıdaki dünyanın değişmezliği, umursamazlığı seni şaşırtır.

Sonra ritüeller başlar. Koşup gelen dostlar, akrabalar, cenaze hazırlıkları. Beyaz bir pusun ardından izlediğin bir telaş.  Duyguların uyuşmuş gibidir. Bazen birinin omzunda ağlarsın, bazen sakin durursun, hatta bazen gülersin. Hepsi aynı pusun arkasında. Cenazede o ufacık tabutta yatanın hayatta en sevdiğin insan olduğuna inanamazsın. Onsuz dönüp eve gelmek çok zordur.

Yaşamıyla, ya da ölümüyle topluma mal olmuş birisinin çocuğu olabilirsin. Ya da az tanınan, başkaları için sıradan birinin çocuğu. Adın bugünkü gibi, Aylin ve Esra olabilir, 23 yıl önce bugünkü gibi Özgür ya da Özge olabilir, 9 yıl önce bu günlerdeki gibi Delal, Arat, Sera olabilir. Babanın arkasından onlarınki gibi binlerce insan yürümüş ve konuşmuş olabilir. Ya da 15 yıl önce bir Temmuz gününde Defne ve Itır olabilir, acına sadece bol bol akraba ve dost ortak olmuş olabilir. Fark etmez. O kalabalığın içinde sadece sana en yakın bir iki kişiyle tek başınasındır aslında.

Kaç yaşında olursan ol, o gün çocukluğun biter. Bir günde büyürsün. İşin ilginç tarafı, o gün aynı zamanda kendini en küçük, en zayıf hissettiğin gündür. Garip, çelişkili bir histir. Yaşamayan bilmez.

Yavaş yavaş çevrendeki kalabalık azalır. Önce kaybın gerçekliği vurur seni, sonra "keşke" ler başlar. Ölümünden kısa süre önce onun yaptığı, ona yapılan, senin onunla yaptığın her şeyi  film sahnesi gibi aklında teker teker geriye sarıp oynatırsın. "Nerede hata yaptık? Daha farklı ne yapılabilirdi?  O son kez keşke ona şu gözle baksaydım. O sözüyle bana bir mesaj mı vermek istemişti?"

Ani ve erken ölümlerde bu "Acaba" ve "Keşke" 'ler daha çoktur, ama aslında her ölümde insan bir pişmanlık kaynağı bulabilir. Bazen bu pişmanlık ve suçlama duyguları çok artar. İnsanı çok hırpalar. Burada bilmek gereken, aslında bu "keşke"'lerin, insan zihninin kaybı hazmetmesinde bir aşama olduğu ve her zaman gerçek hataları yansıtmadığıdır.

Bu kendine yaptığın işkence biraz durulunca, özlemeye başlarsın. Dolabı açar, kıyafetlerini koklarsın. Gündelik hayatındaki her ritüeli, her özel ve sıradan günü onsuz yaşamayı öğrenmeye çalışırsın.

Acı geçer mi?  Rüyada gibi geçen ilk günlerde hep aynı keskinlikte kalacak sanırsın ama  acı aslında küntleşir ve geri plana itilir. Tekrar gülersin, eğlenirsin hatta tekrar küçük şeyleri dert edersin. Bu kadar yakın birini kaybedip  sonra tekrar ayağa kalkabildiğinde, aslında hayattaki birçok şeyden daha az korktuğunu fark edersin. "O acıyla yaşamayı öğrendiysem, sevdiklerimden başka hiç bir kayıp bir daha beni yıkamaz" dersin. Gariptir ama, büyümek zorunda kaldığın o korkunç gün, seni bir yandan da güçlendirmiştir.

Acı küntleşir. Geri plana itilir. Anılar soluklaşır. Yeni mutluluklar edinilir.

Ne mi kalır? Paylaştığın güzel şeyler. Yaşamdaki güzel şeyleri, onun yerine de yaşamak için bir heves. Onun adını anlamlı birşeylerde yaşatma arzusu.

Ve de olmadık zamanlarda burnunu sızlatan, gözlerini dolduran bir özlem.

Erken giden babanın ardından her şey atlatılır, bir tek içindeki ürkek, erken büyümüş çocuk, olmadık zamanlarda yoklayan özlem ve senin gibi babasını erken kaybedenleri görünce kendini hatırlatan ince bir acı kalır.