Güvenli uykuların sonu: 17 Ağustos depremi

17 Ağustos depremi, bu güven duygusunu sonsuza kadar sarstı. Sıradan, hiç bir tehlike işareti algılamadığımız bir geceye uyuyup, kıyamet hikayelerinde anlatılana benzer bir sabah uyanabileceğimizi hatırlattı bize.

O sıcak ve nemli günün sonunda güneş batarken, her şey gayet sıradan görünüyordu. Sıcaktan kaçanların meydana çıkması ile etraf hareketlendi. Çocuklar bisikletleriyle sokakta turladılar. Sporcu gençler yan sitenin takımı ile yaptıkları maçtan ter içinde döndüler. Apartmanlardan kızartma kokuları yükseldi. Yurt dışındaki üniversiteden kabul yazısını alan doktora öğrencisi, kendini çok önemli hissetti .  Hoşlandığı delikanlının arkadaşına çıkma teklif ettiğini öğrenen zayıf kız, "İntihar etsem pişman olurlar aslında " diye düşündü. İş yerindeki direktöre sinirlenen bankacı, "Hayatım boyunca değerimi bilen çıkmayacak mı?" diye veryansın etti. Genç doktor, kaygı içinde ilk gece nöbetini tutmaya hazırlandı. Titiz anne, ev terliği ile çöp dökmeye giden kocasına öfkelendi.

Akşam geceye bağlanırken, kızlar, delikanlılar, bankacılar, öğrenciler, anneler, gelinler ve enişteler, şortlarını, askılı geceliklerini giydiler, kafalarını meşgul eden irili ufaklı planları, dertleri, mutlulukları, kırgınlıkları rüyalarında biraz daha düşünmek üzere uykuya daldılar.

O sıradan akşamdan sonra gelen korkunç gürültü, birkaç saat önce çok önemli gelen zafer, dert ve planların anlamsızlaştığı  kapkaranlık bir geceye uyandırdı herkesi. Kimisinin uyanmasına bile izin vermedi. Ondan sonraki günler, kalanlar için ter, toz, kan, çabalama, yardımlaşma, acı içinde geçti. Bir çoğu hala, takip eden haftalarla ilgili, bir sis bulutunun içinde parça parça korkunç görüntüler dışında bir şey hatırlamıyor.

17 Ağustos felaketinde yakınlarını kaybeden kişilerin kayıpları hala taze. Hayat o zamandan bu zamana devam etti, başka mutluluklar ve dertler yaşandı. Ailelere yeni fertler eklendi. Ama onlar yine de bu akşam, o 45 saniyenin ellerinden aldığı geri dönmeyecek sevdikleri için acı çekecekler.

Depreme uzaktan şahit olan benim gibiler için ise depremin anısı yine de travma dolu. Çünkü, o gün bizler de günlük hayatın sıradanlığının bize verdiği güven duygusunu kaybettik.

Hangi güven duygusundan söz ediyorum, açıklayayım: Hatırlayın. Küçüktünüz. Anne ve babanız için özeldiniz, tüm insanlardan da farklı olduğunuzu sanırdınız. Her şeyin bir nedeni ve çözümü olacağına inanırdınız. Yeterince çabalarsanız o nedenleri, çözümleri hep bulabileceğinizi düşünürdünüz. 

Sonra hayatı tanıdıkça bu inançlar sarsılmaya başladı. Anne babanız kardeşinizi de alkışladı ve sevdi. İlk aşık olduğunuz kişi sevginize karşılık vermek şöyle dursun, sizi fark bile etmedi. Anadolu lisesi sınavında istediğiniz yere giremediniz, çok sevdiğiniz dedenizi kaybettiniz.

Çocukluğunuzun neşeli cahilliğinden sonra hayatın zor ve acı olaylarla, hayal kırıklıklarıyla dolu olduğunu öğrendiğinizde, tutunacak bir avuntunuz kalmıştı: "Kötü şeyler yaşanabilir, ama bunları kontrol etmek mümkündür. Tehlikeli işlere girişmezsen, örneğin, alkollü araç sürmezsen, bebek koltuğunu kullanırsan, sağlık kontrollerini düzenli yaptırırsan, yüzme bilmeden denize girmezsen, mafya kılıklı adamlarla tartışmaya girmezsen kendini ölümden ve büyük acılardan yaşlanana kadar koruyabilirsin. Başına kazalar gelse de onları atlatabilirsin.  Evinde, yakınlarıyla sıradan günlerini yaşarken acı olaylar olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Böyle şeyler yaşayanlar çok, çok şanssız insanlardır."

İşte 17 Ağustos depremi, bu güven duygusunu sonsuza kadar sarstı. Sıradan, hiç bir tehlike işareti algılamadığımız bir geceye uyuyup, kıyamet hikayelerinde anlatılana benzer bir sabah uyanabileceğimizi hatırlattı bize. Kötü şeylerin, felaket ve kazaların herkesin başına gelebileceğini, sıradan olduğumuzu, kaderimizi yönetmemizin mümkün olmadığını öğretti. Bu yüzden, senelerce deprem uzmanları televizyonda baş rollerdeydi, daha çok şey öğrenir, işaretleri doğru yorumlarsak belki bu sefer depremin ne zaman geleceğini tahmin edebiliriz, başımıza gelecekleri kontrol edebiliriz sandık. Bu yüzden, dinlediğim danışanlar mutlaka hikayelerinin bir yerinde depremin öncesi ve sonrası ile ilgili karşılaştırmalar yapıyorlar.

O gün denizin altında kalan caddelerde, bugün de çocuklar bisiklete biniyor. Yerle bir olan binaların yerine yenileri yapıldı. İnsanlar günün dertlerini hala kafalarında büyüterek dalıyorlar rüyalarına, belki daha usturuplu gecelikler giyerek. Ama doğanın, hırslı müteahhitlerle işbirliği içinde bizi sarstığı  o korkunç gecenin anısı hala zihnimizin bir köşesinde bizi tedirgin etmeye devam ediyor, biz yaşadıkça da edecek. Biz, depremi yaşayıp hayatta kalan şanslılarız. Küçük kaygı ve zaferlerimizi, hayatın kontrolümüz altında olduğuna dair inancımızı ve güvenli uykularımızı, 16 yıl önce bugün, binlerce güzel insanla beraber göçük altında bıraktık.