AB ile 'evet'in buluştuğu nokta

Referandum sürecinde Avrupalı diplomatların anayasa değişiklik paketinin içeriğini beğenmediği halde...

Referandum sürecinde Avrupalı diplomatların anayasa değişiklik paketinin içeriğini beğenmediği halde desteklediğini yazmıştım. Bir nevi ‘yetmez ama evet’ savunucusuydu Avrupa Birliği. Doğal olarak da yüzde 58’lik bir oranı yakalayan ‘evet’ oylarını ilk alkışlayıp, ‘bunlar yetmez’ diyenlerin başında AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu Temsilcisi Stefan Füle geldi. Mealen “Bu adımı düşünce ve din özgürlüğü gibi konular başta olmak üzere diğer reformlar izlemeli” görüşünü ortaya koyan Füle, birliğin, yapılan anayasa değişikliklerinin uygulamasını yakından izleyeceğinin de sinyallerini verdi. Füle’ye göre, Brüksel gelecekte Türkiye’deki anayasa değişikliklerinin en geniş uzlaşma ve diyalog ile yapılmasını bekliyor. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten ise referandum sonucuyla Türk halkının daha demokratik bir Türkiye isteğini gösterdiğini savunurken Aleviler ve Kürt kökenlilerin sorunları için Türk hükümetinden girişim beklediklerini ifade etti. Brüksel’den gelen bu iki sıcak açıklama, Türkiye’de tercihini ‘evet’ten yana koyan seçmenlerle, AB’deki karar alıcıların aynı noktada buluştuğunu ortaya koyuyor.
Peki nedir bu nokta? Kanımca geride kalan 87 yılda askeri vesayetin ve yargı otoritesinin elinde şekillenen ‘devletin bekasını gözeten’, ‘sınırlı’ ve ‘eksik’ bir demokrasinin üzerine kurulanan statükonun parçalanmasıdır. Şimdi herkesin ‘statüko’ diye özetlediği bu kavramı biraz detaylandırmakta fayda var:
Mesela, bundan 5-6 yıl öncesine kadar, AB üyelik sürecinin en hareketli günlerinde, Türkiye’nin üyeliği önündeki en ciddi engel, ‘askerin siyasetteki rolü’ydü. AB’nin beklediği birçok reform TSK’nın ‘olumsuz’ görüşlerine takılıyordu. Askerin baskısı nedeniyle ‘güvenlik-özgürlük’ arasındaki denge, hep ‘güvenlik’ lehine kayıyordu. AK Parti iktidarının ilk günlerine denk gelen, Aralık 2002 Yüksek Askeri Şûrası’nda alınan kararlara konulan ‘şerh’ bu role, yaygın kullanımıyla ‘askeri vesayete’ atılan ilk çentik olmuştu. Daha sonra bildiriyi yazan general ile iktidar arasında ‘danışıklı dövüş’ olduğu iddiaları ortaya atılsa da 27 Nisan bildirisine hükümetin gösterdiği tepki de asker-sivil ilişkileri açısından ilkti ve Avrupalıların beklentilerini karşılıyordu. 1 Ağustos 2010’a gelindiğinde, Başbakan’ın YAŞ kararlarını istediği gibi şekillendirmesi ve Ergenekon sürecinde askerlerin ‘dokunulmazlığının’ olmadığının gösterilmesi de Brüksel’in gözündeki ‘en büyük engelin’ aşılmaya başlandığının kanıtı gibiydi.
‘En büyük engelin’ büyük ölçüde aşılması, aynı zamanda geride kalan engellerin çok küçük olmadığını ortaya çıkardı. Şöyle ki son 20 yılda, AİHM kararları bütün çıplaklığıyla gösterdi ki sınırları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile çizilen ‘yaşam’, ‘düşünce ve ifade’ ve ‘adil yargılama’ gibi temel insan hak ve özgürlükleri Türkiye’de yoğun bir şekilde ihlal ediliyor. İhlallerin altında silahlı kuvvetlerin ve polisin imzası olsa da bu ihlallerin tamamının görmezden gelinmesi, gizlenmesi ve onaylanması da yargı kararlarıyla bir nevi ‘devlet politikası’na dönüştürülüyordu. Yani ikinci ‘vesayet alanı’ yargıydı. Aklıma örnek olarak vatandaşa dışkı yediren askerlere yönelik ‘hoşgörü’den, darbe yıllarını aratmayan yargılama yöntemlerine dek çok sayıda ihlali mahkûm eden AİHM kararları geliyor ama sanırım son güncel olayı anmak en doğrusu: AİHM’de Hrant Dink’in başvurusuyla açılan davada Türkiye’nin gönderdiği skandal savunma, Türkiye’nin yaşam hakkını bile koruyamadığı Dink’i Nazi zihniyetiyle bir tuttuğunun utanç vesikasıydı. Bizler, sorumlu ararken Dışişleri ve Adalet bakanlıklarının görevlilerine yüklendik ama asıl dayanağın, yerel mahkemenin Dink’e verdiği mahkûmiyet ve Yargıtay’ın bu karara dair onay gerekçesiydi.
Bu iki unsura dindar insanların, Alevilerin ve Kürtlerin hak olarak gördüğü, ancak Cumhuriyet boyunca devletin kendilerinden esirgediği hakları da katabiliriz. Referandumdan başarılı çıksın ya da çıkmasın, her siyasi partinin referandum sonuçlarının ‘işsizlik ve yoksulluk’ etkeninden çok, sorunu olan vatandaşların AB’nin de desteklediği ‘siyasi statüko ve cumhuriyetin yanlışlarıyla hesaplaşmasından’ kaynaklandığını görmeli.