ABD ile ilişkilerde 'gerçeğe dönüş'

Cumhuriyet tarihi boyunca, başbakanların, cumhurbaşkanlarının ABD başkanlarıyla görüşmeleri büyük önem taşımıştır. ABD başkanları ile görüşmeler Türk diplomasisi açısından her zaman dönüm noktaları olmuştur.

Cumhuriyet tarihi boyunca, başbakanların, cumhurbaşkanlarının ABD başkanlarıyla görüşmeleri büyük önem taşımıştır. ABD başkanları ile görüşmeler Türk diplomasisi açısından her zaman dönüm noktaları olmuştur. Her görüşmeden, her ziyaretten sonra başta Türkiye’nin bulunduğu coğrafya olmak üzere birçok alanda kritik gelişmeler yaşanmış ve Türkiye de bu gelişmelerin içinde yeralmıştır. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Toronto’da ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmeyi değerlendirirken bu gerçek ile yola çıkmakta yarar var.
Türk tarafının görüşmeye ilişkin verdiği ilk bilgi, her zamanki gibi ‘yarım saat planlandı ama 75 dakika sürdü’ oldu. Hem Başbakan’ın, hem diplomatik kaynakların verdiği ikinci bilgi, görüşmenin ‘açık ve samimi’ bir ortamda geçtiğine dairdi. Bu iki detayın ardından gelen bilgiler ise normal olarak Türkiye’nin lehine olan ‘PKK’ya karşı işbirliği sürecek’ gibi unsurları içeriyordu. ABD cenahında öne çıkanlar ise Washington yönetiminin İsrail ve İran konusundaki hassasiyetlerinden oluşuyordu. ABD yönetiminin iki konuda da duyduğu rahatsızlık, görüşmenin perde arkasını yansıtan Anadolu Ajansı haberine bile yansımıştı. Bu detaylar ışığında, Erdoğan-Obama görüşmesinin analizini yaparsak şu unsurlar öne çıkıyor:

* Erdoğan ile görüşme Obama için birinci derecede öncelikli değildi. ABD yönetimi, hem İsrail, hem İran konusundaki rahatsızlıklarını Dışişleri kanalıyla defalarca iletmiş, Türkiye’nin yanıtlarını almıştı. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’ın görüşme öncesinde “Türkiye müttefiklerine bağlılığını göstermeli” çağrısı, Erdoğan’a ‘hazırlıklı gel’ mesajıydı. Obama’nın Erdoğan ile görüşme saatini aynı gün belirlemesi, öncesinde ABD-Gana maçını izlemeyi tercih etmesi, Erdoğan’ın aynı saatlerdeki Kanada’daki Türk toplumuyla buluşma ve AB Komisyonu Başkanını kabul programlarını iptal etmek zorunda kalması, Obama’nın ‘konuşan’ mesajlarıydı.

* ‘Açık ve samimi’ görüşme, halk dilindeki ‘herkes eteğindeki taşları döktü’ deyiminin diplomasideki karşılığıdır. Eğer iki lider bir görüşmeden sonra bu tür açıklamalar yapıyorsa, görüşmenin hiç de güllük gülistanlık olmadığını anlamak gerek. Nitekim, Erdoğan-Obama görüşmesi sonrasında iki taraftan sızan bilgilerin özeti, tarafların ‘eleştiri’ ve ‘savunma’ modunda olduğunu gösteriyor. 

* İsrail konusunun ABD yönetimi açısından iki boyutu vardı. Obama, Erdoğan’ın elindeki İsrail karşıtı kozlar konusunda bilgilendirilmişti ve görüşmeye ‘İsrail’in kanlı baskınının savunulacak yanı yok’ görüşüyle girmişti. Ancak Obama, aynı zamanda ülkesindeki güçlü Yahudi lobisinin ‘Beyaz Saray İsrail’i Türkiye’deki islamcı hükümet karşısında yalnız bırakıyor’ baskısı altındaydı. Sonuçta, görüşme sırasında Obama açıkça “İki müttefikimiz arasındaki bu durum bizi rahatsız ediyor” görüşünü dile getirdi ve tarafların diyalog kanallarını açmasını istedi. Yakın zamanda İsrail ile Türkiye arasında bir ‘normalleşme’ süreci beklemek gayet gerçekçi olur.

* İran’ın nükleer çalışmaları konusunda Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki tavrının ABD’de derin hayal kırıklığı yarattığı, bunun Washington’da artık İran meselesinden ayrı bir şekilde (İsrail’le yaşananların tuz biber olmasıyla da) Türk-Amerikan ilişkilerinin gidişatı açısından ele alındığı aşikâr. Hal böyleyken, Erdoğan’ın ‘biz İran ile görüşmelerimizi sürdüreceğiz, ABD yönetimi de buna sıcak bakıyor’ mealindeki açıklamaları da ABD penceresinden inandırıcılığını yitiriyor.

* Erdoğan-Obama görüşmesinin belki de Türkiye açısından en elle tutulur yanı PKK ile mücadele boyutuydu. ABD’nin PKK’yı artık iç politik söyleminde de ‘terörle mücadele’ çerçevesinde ele alması, ‘PKK ortak düşman’ yaklaşımından vazgeçmemesi Türkiye için büyük şans. Bir yanda El Kaide ile zorlu bir mücadeleye girişen ve Türkiye’den önemli destek alan Washington’ın İsrail ve İran nedeniyle Türkiye’ye kızıp PKK konusundaki işbirliğine son vermesi, kendisiyle çelişmesine neden olur.
Bunlardan hareketle, görüşmenin Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni atılımların önünü açmayacağını söylemek mümkün. Ancak yeni dönemde Türk hükümetinin ABD ile ilişkilerde ‘gerçeğe dönüş’ süreci yaşaması da kaçınılmaz olacak.