Ankara'nın elçisi, 'ölüm elçisi'ne karşı

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu başkanlığında bir heyet ABD'ye gitti. Heyet, on gün önce Türk dış...

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu başkanlığında bir heyet ABD’ye gitti. Heyet, on gün önce Türk dış politikasına ‘derin dalan’ ve ‘Türkiye nereye gidiyor’ sorusuna yanıt arayan Amerikalı diplomatlarla masaya oturuyor. Gündemde, Türkiye-ABD ikili ilişkilerinin yanısıra İran, Irak, İsrail ve Afganistan gibi çetrefilli konular var.
Büyükelçi Sinirlioğlu ve heyeti ABD’ye doğru yola çıkmadan bir gün önce İran, Buşehr kentindeki nükleer santrala ilk yakıtını yüklemeye başladı. Sinirlioğlu ve heyetteki NATO, nükleer silahlar ve silahsızlanma işlerinden sorumlu Büyükelçi Tacan İldem Ankara’da valizini toplarken, Ahmedinejad önce Kıyam-1 füzesini, ardından da ‘el yapımı’ uzun menzilli insansız savaş uçağı ‘ölüm elçisini’ göğsünü gere gere gökyüzüne salıyordu. Verilen bilgiye göre, ‘ölüm elçisi’ yüksek irtifada uçabildiği gibi, bomba da taşıyabiliyor.
Ahmedinejad, Vurucu (Kerrar) adı verilen bu savaş uçağının ‘düşmanlarına karşı bir ölüm elçisi’ olduğunu söyledikten sonra, aylardır ‘Tahran’ın barışçıl nükleer çabalarını dünyaya anlatmaya ant içmiş!’ müttefiklerine de ‘Kerrar sizin için barış güvercini’ mesajını veriyordu. Kerrar’ın menzilinin Atlantik ötesi olduğunu hiç sanmadığımdan, Ahmedinejad’ın ‘Kerrar’ın amacı düşmanı kendi üssünde felç etmek’ cümlesinde kullandığı ‘düşman’ sözcüğünden İsrail’i kastettiğini çıkarıyorum. Tabii İncirlik Üssü’ndeki ABD savaş uçaklarının ya da balistik silahlarının da hedefte olduğunu söylemek yanlış olmaz.
***
Başa dönelim: Sizce bugünlerde Washington’da çetin müzakereler yapan ‘Ankara elçilerinin’ işi, komşusunun ‘ölum elçisi’ şovundan sonra ne kadar kolaylaşmıştır? Mesela, Amerikan heyetinden biri, Kıyam-1’in başarılı deneme uçuşundan ve yaratacağı ‘tehditten’ söz ettikten sonra ‘Türkiye’de bir füze kalkanı bulundurmak şart oldu’ dese, NATO müttefiki Turkiye’yi temsil eden diplomatlar ne der? Ya da biz Heron, Predator gibi İsrail ve ABD yapımı insansız hava araçlarının PKK ile mücadeledeki başarı(sızlık)larını tartışırken, bir Amerikalı asker, İran’ın her an bir nükleer başlığı Kerrar’ın sırtına verip -transit geçiş amaçlı da olsa- Türk hava sahasına doğru gönderme ihtimalini sorarsa, Türk heyetinin yanıtı ne olur? Hem Washington’daki bu müzakerelerde, hem 19-20 Kasım’da Lizbon’da yapılacak NATO zirvesinde bu soruya ‘İran bizim dostumuz, yapmaz öyle şeyler’ sözleriyle karşılık vermek Ahmedinejad’ı dize getirmek için ellerini ovuşturan Batılı müttefikleri ne kadar ikna eder? Bu yanıt, bırakın Batılıları, 2002 yılına dek İran’ı ‘düşman’ konseptinde tutan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kaygılarını giderir mi? Harp Akademileri’nde yapılacak ‘seminerlerde’ İran’ın boy boy sıraladığı uzun menzilli füzeler, savaş uçakları ve nükleer çalışmalarının bulunmadığı senaryolar yazılıp oynanır mı?
***
Bunları elde etmek hakkıdır ya da değil(bu ayrı bir tartışma konusu), ama son bir haftada doğu sınırlarımızda gün aşırı yasanan üç gelişmenin (Bir füze, bir nükleer santral ve bir savaş uçağıyla bir nevi meydan okuma) tetikleyeceği ‘Batılı’ misillemeler sırasında, Türkiye haketmediği bir ‘yardım yataklık’ suçlamasıyla karşı karşıya kalmayacak mı? İran nükleer silaha ulaştığında, ‘Sizin de bu çorbada tuzunuz var’ denilmesi kaçınılmaz olan Türkiye, hiç gerek yokken hep ‘savunma’ konumunda kalıp, Batı ile her türlü müzakereye 1-0 yenik çıkmayacak mı?
Washington’a gönderilmiş elçilerden, ‘ABD’nin Kuzey Irak’taki PKK varlığı ile mücadelede Türkiye’ye verdiği desteği hakettiği seviyeye çıkaracağı’, ‘Türkiye-ABD ekonomik ilişkilerinin model ortaklık seviyesine çıkacağı’, ‘ABD’nin taraf olduğu sorunlarda müttefikinin (Türkiye’nin) çıkarlarını savunacağı’ gibi somut sonuçlarla dönmeleri beklenebilir. Ancak, Kıyam-1 ve Kerrar gökyüzüne doğru yükseldikçe, İran’a her türlü desteği esirgemeyen Türkiye ile ABD’nin ilişkilerindeki ‘güven’ unsuru irtifa kaybediyor. Ankara’nın elçisi, Tahran’ın ‘ölüm elçisine’ yenik düşüyor.