Avrupa bu 'reformu' yutmaz

AB'ye üyelik süreci, 1999'dan beri Türkiye'de çok önemli değişimlerin, gelişmelerin önünü açtı.

AB’ye üyelik süreci, 1999’dan beri Türkiye’de çok önemli değişimlerin, gelişmelerin önünü açtı. Siyasetçiler hep, ‘vatandaşımızın iyiliği için’ klişesini kullandı ama çok önemli demokratikleşme adımları, Brüksel’in baskısı ve desteğiyle atıldı. İdam cezasının hayatımızdan çıkışı, gözaltı koşullarının iyileştirilmesi (avukat eşliğinde ifade, nezarethanelerin kameralarla gözetlenmesi, gözaltı süresinin terör suçları da dahil 4 güne indirilmesi), 24 saat Kürtçe yayın, yargının AİHM kararlarını içtihat kabul etmesi, suç işleyen askeri personelden hesap sorulmasının başlaması, çok önemli demokratikleşme basamaklarıydı.
Bülent Ecevit hükümetinin AB reformlarına kapıyı araladığı, idam cezasının kaldırılması gibi kritik eşikleri aşacak siyasi iradeyi gösterdiği gerçeğini inkâr edemeyiz. Ancak, reform sürecinin asıl ivmeyi 2002’den sonra AK Parti döneminde yakaladığını da yadsıyamayız. Muhalefetin, “İktidar AB’yi dini özgürlükler ve türbana özgürlük için savunuyor” eleştirilerine karşın, 2007’ye kadar hükümetin AB performansı AB’nin de takdirini ve desteğini kazanmıştı. Ancak ne yazık ki AB’nin son raporları ve Avrupalı diplomatların değerlendirmeleri, reform sürecinin 2007’den beri ‘teklediğini’ gösteriyor. AK Parti’nin yüzde 47 ile yeniden iktidar olup, içinden bir cumhurbaşkanı çıkardığı 2007’den bu yana reformların ivmesinin artması beklenirken, tersine basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi temel hak ve özgürlükler yeniden tartışılıyor.
Hükümet, bu gerçeği topyekün reddediyor ya da önüne somut örnekler sürüldüğünde Kıbrıs sorunu, Almanya ve Fransa’daki Türkiye karşıtlığını deklare etmiş hükümetlerin koyduğu engelleri gerekçe yapıyor.
***
Farkında mısınız? sürekli ‘Askerin siviller üzerindeki etkisi kalmasın’ diye bağıran AB, askeri vesayetin, askerler tarafından işlenmiş ciddi suçların sorgulanmasına, aydınlanmasına zemin hazırladığı belirtilen Ergenekon dosyasına tam destek vermekte tereddüt ediyor. AB açıklamalarında, Ergenekon soruşturmasına destek verildiğine dair her cümle ‘ama’ ile başlayan bir devam cümlesiyle sonlandırılıyor. Soruşturma torbasına, hükümete muhalif akademisyen, gazeteci ve siyasilerin de konulmak istendiği görüşü, Avrupa’da taraftar bulabiliyor. Soruşturma sürecinde ciddi ‘adil yargılama’, ‘özel yaşamın gizliliği’ ihlalleri yapıldığı eleştirileri güçleniyor.
Avrupalıların, Erzincan-Erzurum ekseninde son yaşanan yargı krizine de aynı ihtiyatla baktığı söylenebilir. Hükümet, AB’nin HSYK’nın savcı Ferhat Sarıkaya ile ilgili kararını eleştirdi diye, Erzurum Özel Yetkili savcılarıyla ilgili kararını da eleştireceğini düşünüyor ama böyle olmadığına dair ciddi veriler var. Çünkü, Avrupalıların, dosyayı değerlendirirken, Erzurum savcılarının Ergenekon savcılarına gönderdiği dosyanın ‘görevsizlik kararıyla’ aynen iadesini, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in tutuklu Başsavcı İlhan Cihaner’i arayıp soruşturmasına müdahale etmesini, Adalet Bakanlığı’nın Ergenekon kapsamında telefonlarını dinlediği Cihaner’e ‘Suç unsuruna rastlanmadığını’ bildirmesini, Erzurum Özel Yetkili savcılarının Cihaner’e suçlamalarının birden bire Ergenekon suçları olmaktan çıkıp iftira, evrakta sahtecilik gibi kişisel suçlara dönüşmesini dikkate almaması imkânsız.
Diğer taraftan, hükümet, Adalet Bakanı ve müsteşarını HSYK’da bırakan yeni yargı reformu taslağının Brüksel’den destek gördüğünü ima ediyor. Oysa AB, raporlarında en çok Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK üyesi olmasını eleştiriyor, bunu yargıya siyasi müdahalenin sembolü olarak görüyor. Görünen köy kılavuz istemez: Yargı reformundan HSYK’ya TBMM’nin seçeceği üyeleri ekleyip yargı kökenli üyelerin karar almadaki etkisini azaltmayı anlıyorsak, Brüksel bu reformu kolay kolay yutmayacak.