Babalar ve çocukları

Gezi eylemlerinde kıyıda köşede çocuklarını izleyen ya da eylemde çocuğunun yanında yer alan babalar ile bu Babalar Günü farklı bir anlam kazandı.

Bugün Babalar Günü. Hediye piyasasını canlandırmanın ötesine geçemeyen bir gün olarak görsem de 20. gününe giren Gezi eylemlerinde kıyıda köşede çocuklarını izleyen ya da eylemde çocuğunun yanında yer alan babalar nedeniyle benim nezdimde başka bir anlam kazandı. Bu yüzden bugün, meydanların etrafında, hastane ve mezarlık kapılarında gördüğüm endişeli, gururlu, acılı babaları ve çocuklarını yazmak istedim.

Roman değil gerçek 

Yazı konusu böyle olunca aklıma ilk gelen başlık, İvan Sergeyeviç Turgenyev’in klasikleşmiş eseri ‘Babalar ve Oğullar’ oldu. (Okumamışsanız bile bilirsiniz o kitabı: Arkady ve arkadaşı Bazarov ile Arkady’nin babası Nikolay Petroviç’in üzerinden 19. yüzyıl Rusya’sındaki gelenekleri, farklı kuşakların uyumsuzluklarını, iletişimini, ilişkilerini anlatır.) Ancak yazıya ‘Babalar ve Oğullar’ yerine ‘Babalar ve Çocukları’ başlığını attım, çünkü yaşadığımız bir roman ve meydanlar da sadece oğullarla dolu değildi. Babalar sadece oğullarının peşinde koşmuyordu. 

Endişeli baba şarkısı:
Fesuphanallah 


İlk vereceğim örnek, merkez sağdan ünlü bir isim. Devlet geleneği ile büyümüş, dünya görmüş ‘modern-muhafazakâr-demokrat’ bir isim. Ankara’da eylemleri yakından izlediğini görünce, bu ilgisini merak edip sordum. İki oğlu vardı ve ikisi de eylemlerin müdavimi olmuştu. Yabancı dil bilen, iyi eğitim almış ama geleneksel, devletle barışık bir ailede büyümüş iki gençten söz ediyorum. Endişeli baba, ilk günlerde kendisini “Gençler, kadınlar çoğunlukta, çocuklu aileler var” gibi ifadelerle teskin ediyor, çocukların başına bir şey gelmeyeceğini bekliyordu. Ancak öyle olmadı, polis müdahalelerin dozunu her geçen gün arttırıyordu ve endişeli baba, çocuklar sağ salim eve gelene dek onlara uzaktan göz kulak oluyordu. Eylemlerin yedinci gününe geldiğimizde, kendisini gece yarısından sonra, gençlerin söylediği, Erkin Koray’ın ‘Fesuphanallah’ şarkısına eşlik ederken buldum. 8. gününde, çocuklara annelerin-babaların eşlik ettiğine dikkat çekiyordu ve kalabalığın her geçen gün biraz daha politikleştiğine işaret ediyordu. Eylemcilerin mizah gücü ve neşesi onu da etkilemişti. “İlişki durumu: TOMA ile ciddiyiz” pankartını favori ilan etmişti. 9. gün, polisin bitip tükenmeyen müdahalelerine rağmen dağılmayan, tersine kalabalıklaşan gruplardan o kadar çok heyecanlanmıştı ki durumu şöyle özetliyordu: “Şu anda Tunalı... Mahşer, infilak, Söylenecek tek şey: Yaşasın özgürlük, yaşasın demokrasi...”
Başka bir baba, mevcut hükümetle çalışmış bir bürokrat. Onun da iki çocuğu eylemlere aktif olarak katılıyor. Çocukları anlatırken endişeli olduğu hissediliyor ama bir yandan da gençlerin kendilerini ifade yolu bulmasından memnun gibi.

Gururlu, eylemci babalar 

İki baba daha anlatayım. İkisi de solcu ve ikisinin de kız çocukları var. Çocuklarının geçmişte kendi gittikleri yolu seçmeleri, sokağa inme cesaretini göstermeleri onları mutlu etmiş, gururlandırmış. Anlata anlata bitiremiyorlar. Ancak bugüne dek bilgisayarın ya da dersin başından çok fazla kalkmamış, o acemi çocukların sokaktaki o gaz bulutuna, polis şiddetine dayanabileceği konusunda emin değiller. Bu yüzden yakın takipteler. Her türlü güvenlik önlemini alıyorlar. 78 kuşağından gelen babayı, iki adet gaz maskesi alırken buluyorum. “Hayırdır” deyince, “Biri kıza, biri bana” yanıtını veriyor ve ekliyor: “Bizim zamanımızda gaz maskesi mi vardı?” Diğer babaya soruyorum: “Geldi mi eve?” Gülerek, “Yok gelmedi ama sabaha doğru gelir” diyor.
Bir başka babayla önceki gün oturup kahve içip sohbet ediyorduk. Çocuğu daha 13 yaşında ve sokağa inmemiş. Ancak kendisi eylemci. Polisin uyguladığı şiddetten yakınıyor. “Gencecik çocuklara, lise öğrencilerine acımasızca vuruyorlar” diye yakınıyor. Söz dönüp dolaşıp çocuğa geliyor. “Bizimkiler siyah giyerek, boykot yaparak kendi çaplarında destek atıyor” diyor. “Nasıl yani?” diye sorunca da şu yanıtı veriyor: “Yıllardır o ünlü iki hamburgerciden uzak tutmaya çalışıyorduk ama başaramıyorduk. Şimdi çocuklar, ‘Taksim’de eylemcileri içeri almadılar’ diye ikisini de protesto ediyor.” 

Acılı babalar 

Biraz önce anlattığım babalar, belki bugün çocuklarıyla kucaklaşıp bir durum değerlendirmesi yapacak. Ancak ne yazık ki geride bıraktığımız 20 günde çocuklarını kaybeden babalar bu fırsatı bulamayacak.
Örneğin, Antakya’da protesto gösterilerine katılan ve başına aldığı sert cisim nedeniyle hayatını kaybeden Abdullah Cömert’in babası Edip Cömert bugüne bir yanı eksik girecek ve belki de oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu devletle bir daha barışamayacak.
Gazi Mahallesi’ndeki protestoda kalabalığa dalan aracın ezerek öldürdüğü Mehmet Ayvalıtaş’ın babası Ali Ayvalıtaş’ın durumu da Edip Cömert’ten farksız. Mehmet’e son görevini yapan Alevi dedesinin “Bu topraklarda yüzyıllardır kardeşçe yaşayan insanları birbirlerine düşürerek kardeş kanı dökmek istiyorlar. Oyuna gelmeyeceğiz. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız” sözlerini kulağına küpe yapacak ama dizleri artık eskisi gibi taşıyamayacak kendisini.
Adana’daki protestoları bastırmaya çalışırken hiçbir önlem alınmayan bir inşaattan düşüp şehit olan genç komiser Mustafa Sarı’nın babası Adem Sarı da Babalar Günü’ne evlat acısıyla giriyor bugün. Üstelik, o acısını yaşamaya, oğlunun yasıyla baş başa kalmaya çalışırken siyasetin propaganda aygıtı “Eylemcilerin ittiği polis” sloganıyla onu tekrar tekrar yaralıyor.
Ben bu yazıyı tamamlamaya çalışırken, Ankara Adli Tıp Kurumu’nda, Kızılay’da başından vurulan Ethem Sarısülük’ün otopsisi yapılıyordu. Ethem’in ağabeyi geçmişti babasının yerine ve yüzüne günlerdir yaşadığı acı ile birlikte kardeşinin başından çıkan kurşunu atan polisin hak ettiği cezayı alacağı konusundaki umutsuzluğu vuruyordu.