Barzani'nin Türkiye vizesi

Türk dış politikasına yön veren yaklaşık 200 büyükelçi geçen hafta boyunca Ankara'daydı.

Türk dış politikasına yön veren yaklaşık 200 büyükelçi geçen hafta boyunca Ankara’daydı. Bilgilerini ‘güncellemek’ açısından önemli bir fırsat bulan diplomatlar, bu vesileyle yeni bakanlarının dış politika vizyonunu ve bu vizyonun dünyanın diğer bölgelerinde nasıl icra edildiğini de gözlemleyebildi. Diplomatlar, hafta sonunu da Mardin’de geçirdi. Bu seyahatinin ‘monşerler halkla buluştu’ gibi sunulmasına, en çok ‘monşerler’ diyerek diplomatların sırça köşklerde yaşadığını ima eden kesim sevinmiştir. Şahsen, bu genellemenin, her fırsatta Çorum’daki köyüne giden, tarlada nohut toplayan, öğlen yemeklerini sanayideki köftecide yemekten gocunmayan, Afganistan’da Ortaçağ koşullarında ayakta kalmaya çalışan diplomatlara haksızlık olduğu kanaatindeyim.
***
Toplantılarla ilgili konuştuğum bütün katılımcıların hemfikir olduğu tek şey vardı: Konferansın en ilginç konuşmacısı MİT Müsteşarı Emre Taner’di. Bir diplomata göre, Emre Taner, bir istihbarat analizi yapmaktan çok, Türkiye’nin Kürt sorununa ilişkin yaklaşımlarını, özellikle de Kuzey Irak politikalarını irdelemiş. Kuzey Iraklı Kürt grupların tavrı ile PKK’nın ‘etkinliği’ arasındaki bağlantıyı ortaya koyup, Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili hatalarının PKK’nın hanesine yazıldığını anlatmış. Üst düzey bir diplomata, ‘Emre Taner, Kuzey Irak politikalarıyla ilgili özeleştiri mi yaptı’ sorusunu yönelttim. ‘Özeleştiri demeyelim’ dedi. Ancak Taner’i pür dikkat dinleyen bazı diplomatların verdiği cevaplardan şunu çıkardım:
Taner’e göre, (mealen) Türkiye’nin Kuzey Irak’a ilişkin politikası değişene(Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi doluncaya) kadar Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani’ye ve Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri (Irak Cumhurbaşkanı) Celal Talabani’ye koyduğu mesafenin faturasını Türkiye ödemiş. Bu dönemde, Türkiye tarafından dışlanmanın etkisiyle ‘dolduruşa gelen’ Barzani ve Talabani, PKK’nın Kuzey Irak’a kök salmasının önünü açmış.  2007’den sonra MGK’nın da desteği ile Barzani ve Talabani ile temas kurulması ise Türkiye’nin Kuzey Irak’taki etkinliğini artırmış.
Hem Taner’in diplomatların sorularını yanıtlarken anlattıklarından, hem Irak’la ilgili diplomatların verdiği bilgilerden yola çıkarak, Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerinde eksik olan ‘güven’ unsurunun son iki yılda yeniden pekiştiğini söyleyebiliriz. Bunda, tıpkı 1. Körfez savaşından sonra 36. paralelin kuzeyinin Türkiye üzerinden korunmasında olduğu gibi, ABD ordusunun Irak’tan çekilmesinin ardından da Barzani ve Talabani’nin güvenlik açısından Türkiye’ye muhtaç hale gelmesinin etkisi var. Ancak, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ve (Kuzey Irak ile dış ticaret hacminin 5 milyar dolara ulaştığını dikkate alırsak) Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın ziyaretleriyle de zirveye çıkan ‘yakın markaj’ın etkisini de görmezden gelemeyiz.
***
ABD, Türkiye ve Irak’ın Erbil’de kurduğu üçlü koordinasyon merkezinin PKK’nın Kuzey Irak’tan ‘gönüllü’, gönüllü olmasa da ‘ağır yaptırımlara maruz bırakılarak’ çekilmesini sağlayacak adımlar konusunda büyük ilerleme sağladığı konuşuluyor. Kuzey Iraklı Kürtler de bu çalışmalar içinde aktif rol alıyor. Diplomatlar, ‘Barzani’nin Türkiye ziyareti gündemde olabilir mi’ sorusuna ‘Önünde hiçbir engel yok’ yanıtını veriyor. Hem diplomatların, hem MİT’in Kuzey Iraklı Kürtlerin PKK’yla mücadelede gösterdikleri işbirliği konusundaki tanıklıkları, tespitleri, uzun süredir Türkiye’ye ayak basamayan Barzani’nin Türkiye vizesi aldığını gösteriyor.
Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 1990 sonrası Barzani ve Talabani’nin kırmızı pasaport aldığı dönemin yanlış olduğunu anlatırken, ‘bugünün doğruları yarının yanlışları olabilir’ demişti. Öyle anlaşılıyor ki, 90’ların doğruları 2000’lerin yanlışı olmuşken, yeniden 2010’ların doğrusu haline geldi.