'Ben devletimi mahkûm ettirmem!'

Geçen hafta çok önemli bir haber yayımlandı. Bir gazeteci olarak kıskançlıkla...

Geçen hafta çok önemli bir haber yayımlandı. Bir gazeteci olarak kıskançlıkla okuduğum ama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak okurken utandığım haber, Vatan Gazetesi’nden Kemal Göktaş’ın imzasını taşıyordu.
Anımsarsınız, Hrant Dink, yazdığı bir yazı nedeniyle ‘Türklüğe hakaret’ suçlamasıyla TCK’nın ünlü 301. maddesi kapsamında yargılanmış, her türlü ajitasyona ve provokasyona başvuran Kemal Kerinçsiz’in önderlik ettiği bir grup tarafından hedef gösterilmiş ve mahkum olmuştu. Dink cephesi de kararı AİHM’e taşımıştı. Devletin gözleri önünde planlanmış hain bir suikastte kaybettiğimiz meslektaşımız, bu davanın sonunu göremedi. Türk hükümetinin bu dava için AİHM’e gönderdiği, insanın kanını donduran, akıllara ziyan savunmayı Göktaş’ın haberinden aynen aktarıyorum:
“...Hakkında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun da onayladığı 301. madde mahkumiyetine ilişkin dava, öldürüldüğü için düştü, cezan kesinleşmedi. Bu yüzden Dink’in başvuru hakkı yok. Dink Ailesi de 301. madde mahkumiyetinden doğrudan zarar görmediği, ‘mağdur’ sayılamaz. AİHM, daha önce Almanya’da bir Nazi örgütü liderine nasyonal sosyalizmi savunan yazısı için verilen cezayı yerinde buldu. Demokratik bir toplumda bu tür yazılar (Dink’in mahkumiyetine neden olan yazısı) halkı tahrik etmek suçunu oluşturacak ve kamu düzenini bozacaktır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin ‘nefret söyleminin engellenmesine’ ilişkin tavsiye kararı bulunmaktadır. Dink’in yazısı da ‘nefret söylemi’dir. Davanın Dink Ailesi’nin kökeniyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.”
***
Bu savunmayı okuyunca insanın ‘Hrant iyi ki bu savunmayı görmedi’ diyesi geliyor. Yoksa bir kez daha vurulurdu. Çok iyi biliyorum ki ömrünü, halkının hakları kadar faşizme karşı mücadeleye adamış olan Hrant Dink için, vazgeçemediği ülkesi tarafından Nazilerle emsal tutulmak ölümden beter olurdu. Sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, gazeteciler, hatta yufka yüreklerini gözyaşlarıyla her fırsatta önümüze akıtan mühim siyasetçiler Hrant’ın huzur içinde uyuması, Türkiye’nin bu utançtan kurtulması için bu işin peşini bırakmamalıdır.
“AİHM’e sunulan görüş, salt hukuki ve teknik unsurlar temelinde hazırlandı, o dönemde yürürlükte olan kanunlar çerçevesinde karar alan yargı makamlarının hükümlerinde yer verdikleri gerekçelere değinildi. Bunlar o dönemde geçerli hukuki tespitler ışığında izah edildi” gibi ‘özrü kabahatinden büyük’ bir açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı, tıpkı Leyla Şahin’in AİHM’de Türkiye aleyhine açtığı türban davasında olduğu gibi savunmayı geri çekmelidir. (Bakanlık, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tepkisi ve dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün talimatı ile Leyla Şahin davasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kaybetmesi pahasına, ‘türban yasağının savunulduğu’ ek savunmayı geri çekmişti. Demek ki AİHM’e yapılan savunmalar konusunda en yetkili otorite hükümetmiş.)
***
Eğer devletin kusuruna rağmen ‘ben devletimi mahkûm ettirmem’ yaklaşımı mahkum edilmezse, referandum propagandalarına meze yapılan ‘hak ve özgürlükler’ büyük yara alacak, konu hükümet için büyük bir samimiyet testine dönüşecek. Başbakan ve bakanların ‘özgürlükçü demokrat’ söylemleri silikleşecek, eski Adalet Bakanı (TBMM Başkanı) Mehmet Ali Şahin’in Temel Demirer’in 301. madde davasına izin verirken söylediği “Kimse kusura bakmasın. Ben devletime ‘katil’ dedirtmem” sözleriyle vücut bulan ‘(vatandaşın değil) devletin adalet bakanlığı’ anlayışı yine ülke yönetimine hakim olacak.
Bu arada anımsamakta yarar var; Haberi ortaya çıkaran Kemal Göktaş, ‘Hrant Dink Cinayeti Medya, Yargı ve Devlet’ kitabında Dink cinayeti soruşturmasındaki ihlal ve ihmalleri önümüze serdiği için ‘gizliliği ihlal’, ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ ve ‘devletin emniyet teşkilatını alanen aşağılama’ suçlamalarıyla 3 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor. Mehmet Ali Şahin’in ‘Ben devletime katil dedirtmem’ sözleriyle, gazeteci Göktaş’ın davasında öne çıkan ‘Ben devletimin emniyet teşkilatını aşağılatmam’ ruh hali gösteriyor ki, bu memleketi yönetenlerin zihinlerinde oluşan ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ açığı öyle yamalarla çözülmeyecek kadar büyük.